Tarih

"7 dakikada oku"Türk Dilinin Değişimi ve Gelişimi

Dil; kişilerin herhangi bir konuda duygu, düşünce ya da isteklerini belirli bir nizam içinde sözlü/yazılı olarak paylaştığı bir araçtır. Dil bununla birlikte okunanların, izlenenlerin, yazılanların ve konuşulanların aydınlatılmasında da önemli bir vasıtadır. Hayatımızın her mertebesinde önemli işleve sahiptir. Dil, canlı bir varlık olduğu için zamanla değişime de uğrar. Bu değişim dilin zenginleşmesi, gelişmesi şeklinde olabilir ya da yozlaşması, asimile olması şeklinde de olabilir. Zaman içerisinde anlayışlar değiştikçe dil de değişir. Heraklitos’un da söylediği gibi “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.”


Günümüzde yaklaşık 220 milyon konuşanı olan Türk dilinin Anadolu’daki gelişimi ve günümüz Türkçesine dönüşümü çeşitli aşamalardan geçmiştir. Türk dili; Moğolca, Tunguzca, Japonca ve Korece’nin de yer aldığı Ural-Altay dil ailesinin Altay koluna mensuptur. Türk dili, bugün batıda Balkanların uçlarından doğuda Büyük Okyanus’a, kuzeyde Kuzey Buz Denizinden, güneyde Tibet’e kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada konuşulmaktadır. Türk yazı dilinin tarihi 7. ve 8. Yüzyıllarda Orhun Yazıtlarıyla başlar. Bu yazıtlarda kullanılmış olan dil ve komşu ülkelerin kaynaklarında yer alan bilgiler, Türk yazı dilinin çok daha eski tarihlere uzandığını gösterir. Türk dil bilimci Osman Nedim Tuna tarafından yapılan araştırmalarda Türkçeden Sümerceye geçmiş olduğu kanıtlanan 168 Türkçe kökenli sözcük ve Sümerce ile Türkçenin yaşıt olduğu görüşünü ortaya koymuştur. Bazı Türk araştırmacılar Esik Kurganı buluntuları arasında yer alan MÖ 4.yüzyıla ait olduğu bilinen bir çanaktaki yazının Ana Türkçe olduğunu iddia etmekte ve Göktürk alfabesiyle yazıldığını savunmaktadır. Çin yıllıklarında bir Hun ağıdına ait iki dize de MS. 4.yüzyıl Türkçesi hakkında bilgi vermektedir. Ancak edebi metin niteliği olan ilk metinler Orhun Yazıtlarıdır.


Türkler, 8. Yüzyıldan itibaren İslamiyet’i kabul etmeye ve din kaynaklı Arapça kelimeleri benimsemeye başlamışlardır. 13. Yüzyıla gelindiğinde Anadolu’da farklı kültürlerin de etkisiyle edebiyat ortamı şekillenmiş ve Moğol istilasından kaçıp Anadolu’ya sığınan pek çok Türk asıllı aydın ve şair Farsça eserler vermeye başlamıştır. Selçuklu İmparatorluğunun resmi dili Farsça, bilim dili İslamiyet nedeniyle Arapça idi. O zamanın toplumlarında milliyetçilik fikri henüz olmadığı için konuşma dili, yazı dili ve resmi dilin farklı olması onlar için bir anlam taşımıyordu. Selçuklu Devletinin yıkılışına kadar bilim ve edebiyatla fazla ilgisi olmayan ve dolayısıyla saf Türkçe konuşan Anadolu beylikleri de bu durumdan etkileniyorlardı. Karamanoğlu Mehmed Bey’in “Bundan böyle divanda, hankâhta, dergâhta Türkçe konuşulacaktır.” sözü de aslında bilinçli Türkçecilik anlayışından ziyade çevresindeki beyliklerin Arapça-Farsça konuşmalarını engellemektir. 14. Yüzyılda Türkçe daha çok önem kazanmış ve devlet dili haline gelmiştir. Bilimsel ve edebi eserler Türkçeye tercüme edilmiştir. O zamanın Türkçesi ile nazım ve nesir dilinde yeni kitaplar yazılmaya başlanmıştır. Fatih Sultan Mehmet; dönemindeki ünlü sanat, bilim ve edebiyat adamlarını saray çevresinde toplamıştır. Onun bu mücadelesinde rakipleri Fars dilini kullanan İran ile Türkçeyi esas alan Babür, Çağatay, Akkoyunlu gibi Türk devletleridir. (Pala, 2002:49) Fatih döneminde edebiyatta Türkçe ön plana çıkmıştır. Ancak divan edebiyatı ve aruz ölçüsü nedeniyle Arapça-Farsça kelimeler kullanılmaya devam edilmiştir. Osmanlı Devleti’nin dili 16. Yüzyıldan itibaren Arapça-Farsça ve Türkçe kelimelerinin bir arada kullanıldığı bir dil olmuştur. Bu dile günümüzde “Osmanlı Türkçesi” diyoruz. O çağın insanlarına göre Türkçe kelimeler dışında farklı dillerdeki kelimelerin kullanılması bir sorun değildi. Ulusçuluk kavramı yoktu. Farklı dillerin kendi dilimize zarar vereceğini bilmiyorlardı. Devlet gücünü yitirmeye başladığında bu durumun etkisi ortaya çıkmaya başlamıştı. Dünyaya yön veren Avrupalı bilim adamları ve sanatçılar farklı terimler üretip yeni gelişmeler meydana getirmeye başlayınca Osmanlı’nın %3lük aydın kısmı kısır döngüye girmiş oldu. Kendi halkından uzaklaşmaya başladılar. Tüm bunların yanı sıra Osmanlı Devleti’nde de saf Türkçeyle şiir yazan ve bu anlayışı savunan edebiyatçılar da vardı. Aşık Paşa, Aydınlı Visali, Mahremi ve Edirneli Nazmi eserlerini arı Türkçe ile yazmış ve Türkçe için yeni aruz kalıpları icat etmişlerdir. Bu durum Türkçe kelimelerin önüne açtıysa da çok büyük yankı uyandırmamıştır. Saf Türkçe anlayışında olmasa da Nedim, mahalli dili şiirlerine taşımıştır. Divan şairlerinin pek çoğu Arapça-Farsça kelimelerden şikayet etse de bu kelimeleri kullanmaya devam etmişlerdir.


Tanzimat devrinde dilde sadeleşme yapılması fikri ortaya çıkmış ve uygulanmaya başlanmıştır. Ayrıca bu dönemde Fransız İhtilalinin getirdiği milliyetçilik fikri yayılmaya başlamıştır. Bu fikir akımlarıyla beraber dil sorunu da ortaya çıkmıştır. Dilde doğudan batıya dönüş fikri başlamıştır. Şemseddin Sami, Ahmed Vefik Paşa ve Şinasi gibi aydınlarımız dilde sadeleşmeyi sağlamaya çalışmışlardır. Fakat bu etki uzun sürmemiştir. Servet-i Fünun edebiyatı ile Divan edebiyatındaki karmaşık dil ve kelimeler yeniden ortaya çıkmıştır.


Meşrutiyet Dönemi’nde dil konusunda ciddi ve önemli gelişmeler kat edilmiştir. Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp gibi aydınlarımız dilde sadeleşmeyi savunup eserlerini bu şekilde yazmışlardır. Halk edebiyatında kullanılan hece ölçüsüne geri dönülmüştür. Bu gelişmeler Milli Edebiyat akımını ortaya çıkarmıştır.


Atatürk döneminde harf devrimi gerçekleştirilmiş ve Türkçe üzerinde bir sürü çalışmalar yapılmıştır. Dilimizde karşılığı olmayan kavramlara Türkçe karşılıklar bulunmaya çalışılmış, Türkçeye mâl olmayan yabancı kelimeler Türkçeleştirilmeye çalışılmıştır. Buna tasfiyecilik akımı adını verilmektedir. 1932 ve 1936 yılları arasında toplantılar, Dil Kurultayları yapılmıştır. Güneş Dil Teorisi, bu toplantılarda konuşulan konulardan biridir. Dil Devriminde bazı nedenlerle o kadar ileriye gidildi ki, Atatürk’ün arılaştırmaya çalıştığı Türkçe neredeyse yok olacaktı. Herkes Türkçe soylu olmayan kelimeleri özleştirmeye çalışmıştı. Bu konunun yolundan saptığını gören Atatürk, 1936 yılında dilde özleştirme çalışmalarını durdurmuştur.


Dil, bir milleti oluşturan en önemli unsurlardan biridir. Bir millet yaşattığı dili ile vardır. Fatih, Atatürk gibi liderler Türk dilinin üzerinde durmuşlar ve Türkçeyi Türk ulusunun öz dili yapmaya çalışmışlardır. Farklı dillerdeki eserler Türkçeye tercüme edilmiş, dil sadeleştirilmeye çalışılmış, Türk Dil Kurultayları düzenlenmiş, dilimizin zenginliğinin farkına varılması sağlanmıştır. Elbette ki değişen zaman ve dönemle birlikte Türkçe de değişime uğrayacaktır. Fakat bu değişimin yozlaşma olmaması için elimizden geleni yapmak bizim elimizdedir. Fatih, Atatürk gibi liderler her zaman olmayacaktır. Bizim yapmamız gereken onların izinden gidip dilimizi korumaya çalışmaktır.

 

KAYNAKÇA
Aksan, Doğan. Her Yönüyle Dil, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1990.
Ercilasun, Ahmet Bican. Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara, 2004.
Pala, İskender. Türk Dili Nereden Nereye. Journal Of İstanbul Kültür University, sayı:2, sayfa: 47-54. 2002.
Tuna, Osman Nedim, Altay Dilleri Teorisi, Türk Dünyası El Kitabı, 2. C., Dil-Kültür-San’at, Ankara, 200

Bir Cevap Yazın