Tarih

"10 dakikada oku"ON İKİ ADA MESELESİ

Yunanların “Dodekanesos” dedikleri On İki Ada güneybatı kıyılarımızın karşısındadır. Aslında bu adalar 12 değil, 14 tanedir. Hatta küçük adacıkları da sayarsak, bu adaların sayısı 20’yi bulmaktadır. On İki Ada’nın toplam yüzölçümü yaklaşık 2700 kilometrekaredir.  On İki Ada, 400 yıl boyunca Osmanlı hakimiyeti altında kalmıştır. Ege Denizi, 1669’da Girit’in fethi ile tam bir “Türk Gölü” haline gelmiştir. 1829’da Yunanistan’ın bağımsız olmasıyla birlikte, Mora ve Atik yarımadası yakınlarındaki adalar Yunanistan’a verilmiş, 19. yüzyıl boyunca topraklarını kuzeye doğru ve Osmanlı aleyhine genişletmesine rağmen, On İki Ada söz konusu olmamış, Ege’de Türk hakimiyeti devam etmiştir. Topraklarını genişlettikçe Ege adalarına göz koyan Yunanistan ile Osmanlı arasında Girit hariç bir mesele çıkmamış, 20. yüzyıla kadar uluslararası bir mesele haline gelmemiştir.

Eylül 1911’de İtalya’nın Trablusgarp’ı işgal etmesiyle On İki Ada uluslararası bir sorun haline gelmiştir. Meseleyi bu açıdan incelediğimizde üç döneme ayırmak gerekir. Bunlar, 1911-1923 dönemi, 1939-1945 İkinci Dünya Savaşı dönemi ve İtalya’nın On İki Ada’yı Yunanistan’a sevk ettiği 1947’den günümüze kadar olan dönem.

Trablusgarp’ta istediğini alamayan İtalya, Osmanlı’ya çeşitli barış teklifleri götürse de Osmanlı barışa yanaşmadı. Fakat; Karadağ’ın 7 Ekim 1912’de, Sırbistan ve Bulgaristan’ın 17 Ekim 1912’de Osmanlı’ya savaş ilan etmesinin hemen ertesi günü, 18 Ekim 1912’de Osmanlı, İsviçre Lozan’da Uşi semtinde İtalya ile barış imzalamak zorunda kaldı. Ertesi gün de Yunanistan Osmanlı’ya savaş ilan etti.

Osmanlı, Uşi Antlaşması ile ne Trablusgarp’ı ne de On İki Ada’yı İtalya’ya bırakmadı. Her iki toprak hakkındaki hüküm, antlaşmanın 2. maddesinde yer alır:

“İşbu muahedenin imzası akabinde hükumeteynden her biri, yani hükumet-i Osmaniye, Trablusgarp ile Bingazi’den ve İtalya hükumeti Adalar Denizi’nde taht-ı işgalinde bulunan adalardan kendi zabit ve askerleri ile memurin-i mülkiyelerinin celpleri zımnında emir vermeyi taahhüt eder.

İtalyan zabitan ve asakiri ile memurin-i mülkiyesi taraflarından cezair-i mezkurenin fiilen tahliyesi, Osmanlı zabitan ve asakiri ile memurin-i mülkiyesi taraflarından Trablusgarp ve Bingazi’nin tahliyesini müteakip vuku bulacaktır.”

Bu maddeye göre İtalya On İki Ada’dan, Osmanlı ise Trablusgarp ve Bingazi’den subay, er ve sivil memurlarını çekecekti. Görüldüğü gibi Trablusgarp ve Bingazi İtalya’ya bırakılmıyor, sadece fiili işgaline izin veriliyordu. Böylece Osmanlı On İki Ada’yı tekrar ele geçirmeyi planlamıştı. Fakat İtalya, Trablusgarp ve Bingazi’de tek Türk görevli kalmayana kadar On İki Ada’dan çekilmeyeceğini söylüyordu.

Osmanlı, Balkan Savaşları devam ettiği için bu konuyla ilgilenemiyordu. İtalya On İki Ada’dan çekilse bile, Osmanlı’nın savaşta olmasını fırsat bilen Yunanistan, Ege’de donanmasını iyice güçlendirmiş vaziyette bekliyordu. Savaş bittikten sonra Osmanlı, İtalya’nın On İki Ada’dan çekilmesini istemiş fakat İtalya türlü bahaneler bularak bu isteği reddetmiştir.

Adalar konusunda endişelenen tek devlet Osmanlı değildi. İngiltere de bu gelişmeleri yakından takip ediyor, İtalya’nın tavrı sebebiyle endişeleniyordu. Osmanlı, Ege Denizi’nden çıkamayacağı ve Doğu Akdeniz’in Yunan ve İtalyan hakimiyeti altında kalacağı için kaygılanıyor, İngiltere ise Doğu Akdeniz’de karşısına güçlü bir donanmayla çıkan İtalya’nın stratejik bölgeleri elde tutmasından kaygılıydı. Çünkü o yıllarda Doğu Akdeniz’in tek hakimi İngiltere’ydi.

Derken 1. Dünya Savaşı patladı. Osmanlı ve İtalya, Birinci Dünya Savaşı’na ayrı cephelerde ve Adalar konusu çözüme bağlanmadan girmek zorunda kaldılar. İtalya hâlâ On İki Ada’ya hakimdi ve savaş boyunca oradan hiç çıkmayacak gibi irade sergiledi. Savaş sona erdiğinde ise, İtalya On İki Ada’ya tamamen yerleşmişti. On İki Ada konusunda yapılacak bir şey kalmamıştı. 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması’nın 15. maddesi ile Türkiye, adalar üzerindeki ‘bilcümle hukuk ve müstenidatından İtalya lehine feragat’ etmiştir. Yani Türkiye, adalar üzerindeki tüm haklarını İtalya’ya bırakmıştır.

24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması’yla On İki Ada üzerindeki tüm haklarını kaybeden Türkiye’ye Almanya, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Ege adalarının bazılarını vermeyi 2 kez teklif etmiştir. Bu tekliflerden ilki, 1941 yılında Irak’ta Nazi taraftarı Raşit Ali Geylani’nin darbeyle başa geçmesi ve İngilizlerin kendisini rahat bırakmayacağını düşünerek Almanya’dan yardım istemesi üzerine olmuştur. Bu, Almanya’nın Basra Körfezi’ne hakim olması ve Mısır’daki İngiltere’yi arkadan vurabilmesi için harika bir fırsattı fakat Geylani’ye yardım etmenin yolu Türkiye’den geçiyordu. Almanya Türkiye’ye, eğer yardımın geçişine müsaade ederse Batı Trakya’dan toprak ve Ege adalarından bazılarını vereceğini bildirdi. Türkiye, herhangi bir toprak talebi olmadığını bildirerek bu teklifi reddetmiştir. İkinci teklif ise 1942’de gelmiştir. 1941’in Aralık ayında Amerika’nın savaşa girmesiyle güç dengeleri değişmiştir. Bu sırada Almanlar Güney Rusya’da Kafkaslara doğru ve Kuzey Afrika’da Mısır’a doğru ilerlemeye çalışıyordu. Almanya, Amerika’nın savaşa girmesinden sonra; Kafkaslardan güneye ve Mısır’ın da alınması suretiyle Basra Körfezi’ne ilerleyerek Ortadoğu kıskacını kapatmak istemiştir fakat bu planın da kilit noktası Türkiye’dir. Bu yüzden Almanya 1942’de Türkiye’ye, kendi yanında savaşa girerse, Boğazların savunması için önemli olan ve Alman işgali altında bulunan Ege adalarından bazılarını (muhtemelen Kuzey Ege adaları) verebileceğini bildirmiş fakat Türkiye bu teklifi de reddetmiştir.

Adalar konusundaki son teklif savaşın sonunda yine Almanya’dan gelmiştir. Bu teklifi eski Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin’den öğreniyoruz:

“Harbin son safhasında Almanlar, hükümetimize müracaat ederek, işgalleri altındaki Ege adalarını Türkiye’ye devretmek istediklerini bildirdiler. Harbe katılmadığımız için ganimetten pay almamıza sebep mevcut olmadığını, aksine, bunun yaşamakta bulunduğumuz şartlar içinde tehlike doğurabileceğini düşünen hükümetimiz, evvela teklif hakkında İngilizlere bilgi vermeyi uygun gördü. Dışişleri Bakanı Hasan Saka’nın bana anlattığına göre, İngilizlerin cevabı kesindi. Adalara ihtiyaçları vardı, kendileri işgal edeceklerdi. Bu cevapta, barış şartları safhasına dair bize en ufak ümit verecek hiçbir taahhüt, hatta işaret yoktu.”

Dikkat edelim, bu kez birkaç adadan değil, Alman işgali altındaki tüm Ege adalarından bahsediliyor, buna On İki Ada da dahil. Savaşın sonunda tüm adalar İngiltere’nin kontrolüne geçiyor…

On İki Ada meselesinin üçüncü dönemini teşkil eden, 1947’den bugüne kadar gerçekleşen olayların temelinde yatan belge, Müttefiklerin, yenilmiş İtalya’ya 10 Şubat 1947’de Paris’te imzalattıkları barış antlaşmasıdır. Buna İtalyan Barış Antlaşması da denir. Türkiye, İtalya’ya savaş ilan etmediği için bu antlaşmaya imzacı olarak katılamamıştır. Yunanistan, On İki Ada’ya silah yığmaya başladığında Türkiye bunu protesto etmiş ve buna itiraz etmiştir fakat Yunanistan, Türkiye’nin İtalyan Barış Antlaşması’nın tarafı olmadığı için itiraza ve protestoya hakkı olmadığını söylemiştir.

İtalyan Barış Antlaşması’ndan önce toplanan Dışişleri Bakanları Konseyi’nde (11 Eylül 1945-12 Temmuz 1946) adalar konusu günlerce tartışılmış, 1941 baharından 1945 başlarına kadar Alman işgali altında kalan Yunanistan daha savaş bitmeden, Almanya’nın tesliminden 10 gün önce ve savaşın bitiminden 4 ay önce adaları galip devletlerden istemiş (buradan çıkaracağımız birçok ders vardır) fakat Türkiye herhangi bir adım atmamıştır. Bunu yine eski Dışişleri Bakanı ve 1945-1946 yıllarında Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri olan Feridun Cemal Erkin’den öğreniyoruz:

“Konferans münasebetiyle (yani Dışişleri Bakanları toplantıları dolayısıyla) ben genel sekreter sıfatıyla, hükumetten toplantıya katılmak hususunda veya hiç değilse adalar konusunda müttefikler nezdinde bulunulup bulunulamayacağını sordum. Hükumet konuyu görüştü ve savaşa katılmadığımız için hiçbir istekte bulunulmaması konusunda bana talimat verdi.”

Cemal Erkin buna rağmen işin peşini bırakmamış, genel sekreter olarak değil bir vatandaş olarak Amerikan ve İngiliz büyükelçilikleriyle görüşmüş ve şunları demiştir:

 “… Bir memleketin ulusal topraklarının yakın uzantısı olan adaların yâd ellere geçmesi misali hiç işitilmemiştir, görülmemiştir. Adaların Türk yurduna yakınlığı malumdur. O kadar ki, Limni’de öten horozun sesi bizim kıyılarda işitilmektedir. Hiç değilse adaların bizim kıyılarımıza yakın olanların Türkiye’ye devri suretiyle konuyu adil bir paylaşma şeklinde halletsinler.”

Bu görüşmelerden birkaç gün sonra İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Sir David Kelly, Dışişleri Bakanı Bevin’in, adalardaki nüfus çoğunluğunun Rumlardan oluşmasını gerekçe göstererek isteğini reddettiğini ve Türkiye’ye karşı saldırı tehlikesini yok etmek için Türk kıyılarına yakın olan adaların askerden ve silahtan temizlenerek Yunanistan’a verilmesini uygun gördüğünü bildirmiştir. Fakat bunları Amerikan Dışişleri Bakanı Byrnes Eylül 1945’de zaten söylemiş, Nisan 1946’da tekrar etmiştir. Yani silahsızlandırma meselesi Eylül 1945’de ortaya çıkmıştır ki, o tarihte On İki Ada konusunda bir hüküm verilmemiştir. Kısaca, Türk hükümetinin umursamazlığı yüzünden, bir vatandaş olarak konuyu görüşen Cemal Erkin’i İngilizler başından savmış ve On İki Ada Yunanistan’a verilmiştir.

Burada durup düşünmek lazımdır. On İki Ada’yı Yunanistan’a verdirmek için canla başla uğraşan Amerika ve İngiltere’nin dayandığı en önemli nokta, On İki Ada nüfusunun çoğunluğunun Türk değil Rum olmasıdır. Bu bizim için acı bir durumdur. 400 yıl Türk egemenliği altında kalan adalarda bir Türk çoğunluğu kuramamışız.

Balkan Savaşı yıllarında, parça parça yok olmaya başlayan Osmanlı’nın mecbur kalarak, ‘geçici’ olarak İtalya’ya bıraktığı, sonrasında yeni kurulmuş genç Türk Devleti’nin şartları elverişli olmadığı için, daha büyük sorunlarla uğraştığı için tamamen vazgeçmek zorunda kaldığı On İki Ada…

10 Kasım 1938’e kadar her alanda yenilikler yapılmış, yoksul halk zenginleşmiş, kaybedilen Hatay gibi topraklar geri alınmış, hatta Musul, Kerkük ve Batı Trakya’yı da geri alma hedefi olan, dünyaya kafa tutan Türk Devleti, Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk’ün vefat etmesiyle adeta çöküşe girmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın patlamasıyla birlikte defalarca kez geri alma fırsatı bulduğumuz fakat bu fırsatları da İngiltere’ye ve ona buna danışıp değerlendiremediğimiz On İki Ada, savaş döneminde devletin başında Atatürk gibi güçlü ve kararlı bir lider olsaydı, şuan Türkiye’nindi ve bugün Doğu Akdeniz konusundaçok farklı şeyler konuşuyor olacaktık…

KAYNAKÇA

PROF. DR. FAHİR ARMAOĞLU, TÜRK SİYASİ TARİHİ

FERİDUN CEMAL ERKİN, DIŞİŞLERİNDE 34 YIL

BİLAL N. ŞİMŞİR, EGE SORUNU – BELGELER

FRANZ VON PAPEN, MEMOIRES

FOREIGN RELATIONS OF THE UNITED STATES, VOL II: COUNCİL OF FOREIGN MINISTERS

Bir Cevap Yazın