Tarih

"9 dakikada oku"Mütareke Dönemi Öncesi Osmanlı İmparatorluğu’nun Durumu

      Yeni bir devletin tarihini yazmaya başlarken geçmişini de bir o kadar iyi bilmek gerekiyor. Bu nedenle bu yazımızda devleti ve milleti adına savaş meydanlarında sayısız hizmette bulunan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında etkin bir rol alan kadronun yetiştiği 1880’li yılları ve devamını yazımızda ele alacağız.
      Türkiye Cumhuriyeti, birdenbire ortaya çıkmış bir devlet değildir. Bir kültüre ve ortak bir yaşanmışlığa sahiptir. Elbette ki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda yer alan kadro da büyük çoğunlukla Osmanlı İmparatorluğu’nda çeşitli rütbelerle ve makamlarla görev alan subaylardır. Nice Enver Paşalara, nice Mustafa Kemallere ev sahipliği yapan 1880’li yıllar; Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı gibi çeşitli reformlar aracılığı ile yüzünü Batı’ya dönmeye çalışan bir imparatorluğun da son nefesine tanıklık ediyordu. Bahsettiğimiz bu reformların haricindeki reformların birçoğu da askeriye alanında yapılmasına rağmen Batı’da kurulan düzenli ordular kadar teknolojiye ve teçhizata sahip bir hale gelememiştir. Aksine ordu içindeki siyasi fikir ayrışmaları da yoğun bir şekilde baş göstermiştir. Ayrıca, bu kudretli imparatorluğun yetiştirdiği vatanseverlerin arasında öyle bir isim vardı ki çoğunluktan farklı olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun artık bu şartlar altında daha fazla varlığını sürdüremeyeceğinin bilinciyle çeşitli kurtuluş çareleri aramaktaydı.
      Dünyada tüm dengeleri alt üst eden milliyetçilik akımından çeşitli etnik gruplara ev sahipliği yapan Balkanlar da payına düşeni almıştır. Fetret Devri’nde bile devletine olan bağlılığını koruyan bu etnik gruplar artık Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği için büyük bir tehdit haline gelmeye başlamıştır. Nitekim dış devletlerin de desteğiyle bu azınlıklar isyanlara kalkmışlar ve bağımsızlıklarını ilan etmeye başlamışlardır. Bu süreç sonrasında Rusya’nın kışkırtmasıyla Osmanlı’dan kopan Bulgaristan Krallığı, Sırbistan Krallığı, Yunanistan Krallığı ve Karadağ Krallığı Osmanlı’ya  savaş ilan etmiştir. Bu savaşlar sonrası Osmanlı Devleti de Midye-Enez hattının batısında kalan tüm topraklarını Balkan devletlerine bırakmak zorunda kalmıştır. Daha sonrasında ise Sırbistan, Romanya, Yunanistan ve Karadağ bazı nedenlerden dolayı Bulgaristan’a savaş ilan etmişlerdir. Karışıklığı fırsat bilen Osmanlı Devleti de I. Balkan Harbi’nde kaybettiği topraklarını geri alabilmek amacıyla savaşa katılmıştır. Savaş neticesinde bu toprakların arasında en önemlisi olan Edirne’yi geri almayı başarmıştır. Yaşanan bu Balkan Savaşları ve sonuçları Osmanlı İmparatorluğu’nu derinden sarsmıştır. Çünkü yüzyıllar boyunca Balkanlar’da varlığını sürdüren Osmanlı İmparatorluğu artık bu coğrafyada hakimiyetinin büyük bir çoğunluğunu kaybetmiştir.
       Yaşanan bu olayların üzerinden çok da uzun bir süre geçmeden dünya kendisini büyük bir felaketin içinde bulmuştur. Bilindiği üzere özellikle Avrupa’da etkisini gösteren bu felaket I. Dünya Savaşı’nın tam da kendisidir. Görünüşte Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliaht prensinin Saraybosna’da Sırplar tarafından 28 Haziran 1914’te öldürülmesiyle başlayan bu savaşa Osmanlı İmparatorluğu da Almanya’nın yanında girmiştir. Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında neden savaşa girdiği günümüzde halen tartışılsa da bir fikir üzerine mutabık kalınamamıştır.
      Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı sıralarda Avrupa’nın ahvalini özetlemek gerekirse:
      İngiltere dünyanın dört bir köşesinde sömürgelere sahipti. Bu nedenle de İngilizce Fransızcayı geride bırakarak bir dünya dili olma yolunda ilerliyordu. Fakat bu sıralar İngiltere ve Osmanlı ilişkileri de bir hayli sıkıntı içerisindeydi. Tanzimat’tan beri ilişkileri bozmamaya çalışan taraflar 93 Harbi başlamadan önce aralarında olan gergin ipi artık kopartmışlardı. Fransız ve İngiltere basınında da anti-Türk politikalar güdülmeye başlanmıştı. Rusya’da da durumlar pek farklı değildi. Bir dönem Almanya ile yakınlaşmış olmasına rağmen İngiltere ve Fransa’nın ittifakına katılmıştı. Almanya ise kendisini, en önemli rakibi olan Fransa’yı bir antlaşma ile yenmiş kabul ediyordu. Bir yandan da rakibi olan Avusturya ile yakınlaşmaktaydı.  Bir yanda ise ordusunun büyük bir çoğunluğunu Balkan Savaşları neticesinde kaybetmiş, iflas bayrağını çeken maliyesi dış devletlerin denetimine geçmiş, bir yandan elinde kalan toprakları için endişelenirken bir yandan kendisini yenilenmeye çalışan Osmanlı İmparatorluğu bulunuyordu.
      Başka bir yazımızda ele alacağımız Bab-ı Ali Baskını ile 1913 yılında iktidara gelen İttihat-Terakki Hükümeti, artık savaşın kaçınılmaz olduğunu fark ettiği andan itibaren, bir yandan İngiltere ve Fransa ile uzlaşmaya çalışırken bir yandan da Almanya ile ilişkilerini sıkı tutmaya çalışmıştır. İngiltere ile yapılan görüşmelerde Osmanlı hükümetinin ittifak için temel beklentisi olan savaş sonrası toprak bütünlüğünün garanti altına alınması isteği, İngiliz hükümeti tarafından ancak savaş sonrası görüşülebileceği şeklinde yanıtlanmıştır. İngiltere ve Fransa ile ittifak sağlanamayacağını öngören İttihat ve Terakki hükümeti, 2 Ağustos 1914 günü Almanya ile gizli bir ittifak antlaşması imzalayarak savaşa İttifak güçleri yanında girmeyi taahhüt etmiş ve silahlı kuvvetlerinin genel sevk ve idaresi için bir Alman askeri heyetini yetkili kılmayı uygun görmüştür. Osmanlı İmparatorluğu, savaştan önce İngilizlere parasını ödeyerek iki adet zırhlı gemi siparişi vermiştir. Fakat gizli Osmanlı-Almanya antlaşmasından haberdar olan İngilizler de yapılan bu harekete karşı gemileri Osmanlı İmparatorluğu’na teslim etmekten tamamen vazgeçmiştir. Buna karşılık Osmanlı İmparatorluğu ise İngilizlerin Çanakkale Boğazı’na kadar kovaladıkları iki Alman zırhlısını Çanakkale Boğazı’ndan geçirerek bu zırhlıları satın aldığını söylemiştir. Ancak durum sadece bundan ibaret değildir. Goben ve Breslav adlı alman zırhlıların isimleri “Yavuz” ve “Midilli” olarak değiştirilir. 29 Ekim 1914’te tarihinde de İtilaf Devletleri blokunda yer alan Rusya’nın bazı kıyıları bombalanır. Bunun neticesinde Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı’na resmen girmiştir. Osmanlı İmparatorluğu aslında daha baştan itibaren kaybetmiş olarak girdiği I. Dünya Savaşı’nda topraklarının geniş olması nedeniyle yeni cephelerin açılmasını sağlamış ve dokuzdan fazla cephede çarpışmak zorunda bırakılmıştır. Savaşın daha fazla cepheye yayılmış olmasının sonucu olarak da İttifak Devletleri’nin savaş yükünü bir hayli azaldığı bilinmektedir.
      Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa girmesiyle İtilaf Devletleri daha da güçlenmiştir. Öte yandan Rusya’da Bolşevik İhtilali çıkmış ve devrilen Çarlık yerini Bolşeviklere bırakmıştır. İhtilal neticesinde zaten yeterince karışan Rusya, Cihan Harbi’ne taraf devletler ile bir anlaşma yaparak savaştan tamamen çekilmiştir. Belki de savaşın kaderini Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa girmesi ile Rusya’da yaşanan Bolşevik İhtilali belirlemiştir. Savaşın sonunda ise bilindiği üzere İttifak Devletleri Bloku büyük bir yenilgiye uğramıştır. Müttefikler, yenilgi sonucunda İtilaf Devletleri tarafından şartları çok ağır olan antlaşmaları kabul etmek zorunda bırakılmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun payına düşen ise 30 Ekim 1918 yılında imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması olmuştur. Bu anlaşma neticesinde Osmanlı İmparatorluğu aslında fiilen sona ermiştir. Türkiye’de, artık adına Mütareke Devri dediğimiz kasvetli bir devir başlıyordu. Bu devrin neler getireceği, kimlerin nerelere geleceği öngörülemez bir sorun halindeydi. Artık söz zamanındı ve zaman çok farklı olaylara gebe kalacaktı.
      Bu sırada 7 ordu ve bu ordularda toplam 400 bin kişilik yıpranmış ve yorgun bir asker kitlesi vardı. Dört yıl süren savaşta; 375 bin şehit, 565 bin esir ve kayıp olmak üzere 950 bin kadar zayiat vardı. Ayrıca 180 bin yaralı vatan evladı, 300 bini aşkın sayıda da kaçak asker vardı. Ayrıca kaçan bu askerler memleketlerine dönüp, yağma ve hırsızlıkla güven ve asayişi bir hayli bozmaktaydı.
İsmet Bey (İnönü) anılarında:
‘‘Tarihimizde görülmemiş sayıda asker firarisi oluyordu. Son altı ay zarfında üç orduya, 15 tümen ikmal etmek için belki 10 bin kişi bile gelmemiştir. Vatan savunması için canını severek vermeye alışmış Türk askeri, neden ailesi içinde kendisine utanç verecek bir harekete katılıyordu?.. Çünkü savaş gereğinden fazla uzamış, memleket içinde yoksulluk artmış, dillerde dolaşan yolsuzluk söylentileri ruhsal direnci yıpratmıştı…’’
      Ateşkesten sonra Yıldırım Orduları Grubu lağvedildiği için padişahın emri ile Harbiye Nezareti emrine alınan Mustafa Kemal Paşa, 10 Kasım günü görev yaptığı yerden trenle İstanbul’a doğru hareket etmiştir. Müttefik donanmasının İstanbul önlerine demirlediği 13 Kasım akşamı Haydarpaşa’da trenden inmiş ve Karaköy’e gitmek için vapura binmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın bindiği vapur düşman savaş gemilerinin aralarından geçerek gideceği yere ulaşmaktadır. İşte o sırada Mustafa Kemal Paşa’nın ağzından o meşhur sözler dökülür:
‘‘Geldikleri gibi giderler…’’

Bir Cevap Yazın