Tarih

"7 dakikada oku"Gençlik İdeallerini Gençliğe Atfetmek: Atatürk’ün Ulusal, Demokratik ve Laik Devlet İdeali

               Atatürk’ün uygar devlet ve toplum anlayışı İhtilal-i Kebir’in yaydığı fikriyata bağlı; hürriyetçi, halk iradesine dayanan ve Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar yaklaşık iki yüz yıl boyunca devletçe mücadelesinin verildiği laikliğe bağlı bir anlayıştır (Göze, 2018). 1789’un büyük oranda etkisinde olan Atatürk ve onun çevresinin devlet anlayışı da bu sebeplerden ötürü birey ve bireye dair kavramlar üstünde temellenmiştir. Bu açıdan Atatürk’ün doğal hukuk doktrinini benimsediğini söylememiz yanlış olmayacaktır. Bir birey, çevresindeki ve ülkesindeki diğer birey ve kurumlara zarar vermemek kaydıyla kendini idare etmek, yeteneklerini geliştirmek, kaderini tayin etmek bakımından hür olmalıdır. Lakin medeni ve demokratik yönetimlerin bir getirisi olarak hiçbir bireyin hürriyeti sınırsız değildir. İşte devletin yurt içindeki ana görevi de ülkenin kendine has şartlarına göre kişi hürriyetinin sınırlarını kanunlarca belirleyip herkese bu sınırları eşit bir biçimde uygulamaktır. Kişinin hürriyeti, diğer kişilerin hürriyetini daraltamayacağı gibi daha kutsal ve ulvi olan devlet ve onun aygıtı olan kurumlara da zarar veremez; ulusun ortak çıkarları ve milletin kolektif organizasyonun en üst ve meşru temsilcisi olan devletin varlığına hiçbir şartta kast edemez. Bunların yanında Atatürk, bu ortamın sağlanabilmesinin ancak demokratik bir cumhuriyet idaresi altında gerçekleşebileceğine inanmaktadır. Atatürk’ün idealindeki cumhuriyet yönetimi ise Jean-Jacques Rousseau tipi bir yönetimdir (Ortaylı, 2018). Hürriyeti korumanın ise birinci görev olduğunu açıklamaktadır.
 
               Bireysel olarak hür olanların ortak dil, soy, kültür, tarih gibi bağlarla birleşerek, ortak yaşama iradesi ve dayanışma gösterdiği sosyal yapıya ise ulus denmektedir. Ulusçuluk ise Fransız İhtilali’nin yaydığı ana temalardan biri olmakla beraber feodal temele dayanan Avrupa monarşilerinde siyasi sistemi alaşağı ederek doğuya doğru yayılan; bağımsız yönetimsel bir birim hedefleyen her coğrafi grup için bir devlet tasarlayan ve bu yolla imparatorlukların yıkılışına sebebiyet vermiş fikri bir akımdır (Sander, 2020). Yüzyıllarca bir arada yaşayan Osmanlı toplumunun devlet temeli Türklerin Oğuz boylarına dayanmakla beraber Osmanlı toplumundaki dinler ayrı birer millet olarak bilinmiş ve hiçbir etnik kökene siyasi ayrımcılıkta bulunulmamıştır (Aytürk, 2014). Buna rağmen dini fark etmeksizin Osmanlı Devleti’nin yaşadığı pek çok etnik ihanet, imparatorluğun bakiyesi olan Türklere de son kalenin kendileri olduğunu, güçlü olmazlar ise yine pek çok zulme uğrayacaklarını özümsetmiştir. İşte bu noktada Atatürk’ün “Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir.” sözü uyarınca Atatürk’ün ulus ve ulusçuluk açısından değerlendirmesini Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esasları yapıtından aynen inceleyelim: “…Bununla birlikte, Türkçülükle ilgili bütün bu hareketler ürünsüz kalacaktı, eğer Türkleri Türkçülük ülküsü çevresinde birleştirerek büyük bir yok olma tehlikesinden kurtarmayı başaran büyük bir dahi ortaya çıkmasaydı! Bu büyük dâhinin adını söylemeye gerek yok; bütün dünya, bugün Gazi Mustafa Kemal Paşa adını kutsal bir sözcük sayarak her an saygıyla anmaktadır. Eskiden Türkiye’de Türk ulusunun hiçbir konumu yoktu. Bugün her hak Türk’ündür. Bu topraklardaki egemenlik Türk egemenliğidir; siyasette, kültürde, iktisatta hep Türk halkı egemendir. Bu kadar kesin ve büyük devrimi yapan kimse, Türkçülüğün en büyük adamıdır. Çünkü düşünmek ve söylemek kolaydır, ama yapmak ve özellikle başarı ile sonuçlandırmak, çok güçtür”  (Gökalp, 2013)Alıntısını yapmış olduğumuz bu kısımdan da anlaşılacağı üzere tarihi süreç ve tecrübeler Atatürk’ün de fikri yapısının bu yöne evrilmesine ve bir Türk olarak ulusçu bir bakış açısı geliştirerek ulusunun bağımsızlığı için çalışmasına neden olmuştur.
 
               Aynı tarihi süreç, Atatürk’ün öngördüğü laik devlet ideallerine de zemin hazırlayacaktır. Tanzimat ile birlikte bir süredir yaşanılan hezimetlerin kabahati din kurumunun güçlü yapısında bulunmuş ve otuz üç yıllık Sultan II. Abdülhamid devri haricinde Osmanlı kamu bürokrasisi devleti ve kurumlarını laikleştirme girişimlerinde bulunulmuştur. Avrupa medeniyeti karşısındaki nihai başarısızlığını kabullenen Osmanlı’nın kamu bürokrasisi bu yenilgilerinin temel sebebi olarak padişah, devlet ve halk üzerinde baskı yarattığını düşündüğü dini etkilerin, ilerleme için bir tehlike olduğunu düşünmüş ve bu sebeple laiklik anlayışını merkeze alan bir siyaset geliştirmiştir. Osmanlı’nın son dönemlerinde Türkçü, laik ve sıkı merkeziyetçi kamu bürokrasisi yeni rejimin kurulmasında etkin bir rol üstlenmiştir (Karpat, 2010). Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber de merkezdeki konumunu kaybetmeyen laiklik anlayışı yapısını sağlamlaştırmaya ve etkisini arttırmaya devam etmiştir. Laiklik her ne kadar salt siyasi bir kavrammış gibi algılansa da hukuki, sosyal, iktisadi ve eğitim yapısını da ilgilendiren; toplumunun bu alanlarda ve kültürel, bilimsel dünyası içinde yapılanan ilişkilerinde dini kurallar ile bağlantısının kesilmiş olmasıdır. Laiklik sadece belli alanlarda bahsi geçecek bir ilke olmaktan çok toplumsal olan her ilişki ile içkindir. Laiklik toplumdaki ilişkilere dair dini kural ve emirlerin resmiyetten kaldırılması, bu emir ve kuralların devlet dayatmasından çıkarılıp vicdanlara intikal ettirilmesidir (Göze, 2018).  Bu açıdan laiklik aynı zamanda yine kişi hürriyetlerine katkıda bulunarak din ve vicdan özgürlüğünü de gerekli kılar. Atatürk’ün idealize ettiği devlet de her yönü ile laiktir.
 
               Demokrasimizin, sosyolojimizin ve siyasetimizin hızla değişmekte olduğu bugünlerde Türk gençliği, 19 Mayıs’a ulaşırken, devleti ve milleti için al kanını ve soğuk terini dökmüş ulu şehitleri adına ve kendisine bizzat Atatürk tarafından emanet edilen, hep genç kalacak ve gençlerin olacak Türkiye Cumhuriyeti’nin temel dinamiklerini tekrar hatırlamalı, önlemlerini ve çalışmalarını bu istikamette ayarlamalıdır. İdealize edilen ve kurulmuş bağımsız devletimiz pek çok tecrübe ve emeğin sonucudur. Onu muhafaza etmek ve ilerletmek için gerekecek kudret ise Gençliğe Hitabe’de belirtildiği üzere, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.

KAYNAKÇA

              Aytürk, N. (2014). Türklerde Devlet Yönetimi ve Lider Yöneticiler. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık

              Gökalp, Z. (2013). Türkçülüğün Esasları. İstanbul: BS Yayın.

              Göze, A. (2018). Siyasal Düşünceler ve Yönetimler. İstanbul: Beta.

              Karpat, H. K. (2010). Türk Demokrasi Tarihi. İstanbul: Timaş Yayınları.

              Ortaylı, İ. (2018). Gazi Mustafa Kemal Atatürk. İstanbul: Kronik Kitap.

              Sander, O. (2020). Siyasi Tarih: İlkçağlardan 1918’e. Ankara: İmge Yayınevi.

Bir Cevap Yazın