Hukuk,  Tarih

"4 dakikada oku"Eski Çağda İnsan Hakları

İnsan hakları, insanın asırlar içinde önce düşünsel alanda,  anayasalarda ve uluslararası sözleşmelerde yer alan ve korunması gerektiği konusunda ortak kanıya varılan değerler bütünüdür. İnsanın salt insan olmakla kazandığı haklardır. Bu haklar, temelde bireyin herkese karşı ileri sürebileceği yetkiler kataloğudur. Kişi, bu hakları doğumla hatta doğum öncesinde kazanır. İnsan hakları, devlet gücünü sınırlar; bireyi, devlet karşısında kimi hak ve yetkilere sahip süje durumuna sokar, obje olmaktan kurtarır. İnsan hakları; bireye, insan olarak sahip olduğu ortak değerlerin sömürü, baskı, şiddet, saldırı ve her türlü olumsuz dış etkiler karşısında korunmasını isteyebilme yetkisi verir, evrensel niteliklidir. Kişi hak ve hürriyetleri, kişiye sıkı bir şekilde bağlıdır. Bu nedenle vazgeçilmez, devredilemez ve dokunulamaz niteliktedirler. 

İnsan hakları kavramının kökeni, eski Yunan şehir devletlerine kadar uzanır. ‘Polis’ olarak adlandırılan Yunan şehir devletlerinde bireyci bir anlayış söz konusu değildir. Kişi sadece birey olarak değil toplumun ögesi olarak görülür. Antik Yunan’da insanın sadece insan olduğu için bir değerinin olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu dönemde insan ya tek başınadır, yalnızdır ya da site (polis/kent devleti) mensubudur. Bu yaklaşım, dönemin en önemli iki filozofu olan Platon ve Aristoteles’te de görülmektedir. Platon’ a göre, ideal devlet monolitiktir. Tüm yaşam tek elden düzenlenmektedir. Aristo’ya baktığımızda ise köleliği kabul etmektedir ve savunmaktadır. Gerçekten her iki düşünürün eserlerinde, insana sadece insan olduğu için değer veren, ona devlet içinde, devlete karşı bir hak veya özgürlük tanıyan düşünceye rastlanmamaktadır. Buna bağlı olarak da her iki filozofun düşünceleri de özgürlük düşüncesinin tam anlamıyla karşısında yer almaktadır. Daha sonra Stoacıların, devleti her şeyin üstünde kabul eden klasik Yunan düşüncesinden ayrıldıkları görülmektedir. Onlara göre devletin üstünde akıl ve hukuk vardır, devletin hukukunun üstünde evrensel bir tabii hukuk bulunmaktadır. Stoacılara göre, insanlık büyük bir aile olduğundan bütün insanlar kardeştir. Bundan dolayı dünya yurttaşlığı, devlet yurttaşlığından önemlidir. Stoacılar özgürlüğü, kişinin iç dünyasıyla ilgili bir olgu olarak kabul etmişlerdir. Buna bağlı olarak da özgürlük, kişinin kendi nefsini ve tutkularını yenmesi anlamına gelmektedir. Bu anlayışa göre bir kimse tutkularının tutsağı olmaktan ve dış etkilerden kurtulabiliyorsa fiilen ve hukuken köle de olsa özgürdür. Stoacılık, insana devlet dışında ilk defa manevi bir değer tanıdığı ve bütün insanların kardeş ve eşit olduğunu savunduğu için insan hakları öğretisinin ilk kaynaklarından biri olarak kabul edilmektedir. 

REKLAM ALANI A

Eski Çağ’da Yunanistan’dan sonra Roma dünyasında da insan hakları konusunda sınıflara göre bir ayrım ve sınırlama vardı. Devir, tarım toplumları devriydi; üretim el emeğine ve organik enerjiye dayanıyordu ve verim düşüktü. Bu da toplumları büyük ölçüde köle istihdamına zorluyordu. Bu sebepten dolayı kölelik yaygın bir müesseseydi ve köle sayısı büyük miktarlara ulaşıyordu. Antik Yunanistan’da da böyleydi. Kölelerin sayısı büyük miktarlara varıyordu. Nitekim Freeman’ın belirttiğine göre birçok kentte köleler, nüfusun yaklaşık yüzde 30’unu oluşturuyordu. Antik dönemde devlet, yönetim ve demokrasi merkezli, özellikle Helenistik düşüncede, insan hak ve özgürlüklerine ilişkin değerlendirmeler; siyasal örgütleniş, yönetim biçimi ve yönetim hakkı ile ilgili tartışmalar içinde, zimmi, dolaylı, doğal hak ölçüsüne bağlı veya sosyal ayrıcalıklı gruplara yönelik talepler olarak sınırlı kalmıştır. Çünkü Yunan anne-babadan doğmayan birine vatandaşlık hakkı tanınmamaya devam edilmiştir. Ve kadınları, yine bu gelişmelerden önce olduğu gibi, sadece bir ticaret malı olarak gören anlayış değişmemiştir. Yunan şehir devletlerinde vatandaşların bir araya toplanarak kanun yapmak, savaş ve barışa karar vermek, adaleti sağlamak gibi bir kısmı yüksek makam memurlarını atamak gibi siyasal haklara sahip olarak devlet yönetimine katılmış olmalarına rağmen bireylerin kişisel haklarının çok dar bir çerçevede olduğu görülmektedir. Eski çağda devlet tam anlamıyla dinsel bir kuruluş görünümündedir. Devletin temeli dindir. Devletin, topluluk hayatına el atmadığı, otoritesini yürütmediği, müdahale etmediği hiçbir alan yok gibidir.

Bir Cevap Yazın