Cinsiyet
Psikoloji,  Sosyoloji

"10 dakikada oku"Toplumsal Cinsiyet

Körebe Toplum

Toplumsal cinsiyet olarak adlandırılan bu konunun aslında geniş bir kapsam alanına sahip olduğunun birçoğumuz farkında mıyız? Günümüzde sıkça duyduğumuz bu kavramın ne olduğuna birlikte bakmaya ne dersiniz?

Geçmişten günümüze kadar uzanan cinsiyet kavramı biyolojik ve toplumsal olarak ikiye ayrılıyor. Biyolojik cinsiyet, hepimizin de bildiği gibi doğumdan sonra kadın veya erkek şeklinde adlandırdığımız bir kavramdır. Toplumsal cinsiyet ise biyolojik cinsiyetten farklı olarak toplumun bizi yerleştirdiği konum ya da içerisinde yer aldığımız konum olarak adlandırılır. Yani var olduğumuz toplum içerisinde gösterdiğimiz karakteristik yapılarımız veya düşüncesel olarak yansıttığımız bir durumdur. Bizler bunun sonucunda toplum içerisinde bir cinsiyete bürünürüz. Tabii ki toplum içerisinde kendimize yer bulma arayışındayken karşımıza engeller çıkabiliyor, ötekileştirme gibi bir durumla da karşılaşabiliyoruz. Bu da toplumda var olan geleneklerin etkisi sonucu dışlanmaya yol açabiliyor ve toplum, geleneklerine sadık kalma adımları atarak bir başka kesimi ötekileştirmeye yönelik adımlar atıyor. Bunun sonucunda da ayrışmalar ortaya çıkıyor. Aslında ötekileştirilen grup da toplum içerisinde var olan bir gruptur ve kendilerini toplumda var olarak görme hakkına sahiptirler.

Günümüzde de sürekli karşımıza çıkan “kadın” konumunun toplum içerisinde ne kadar ötekileştirildiğini gözlemlemek mümkün. “O erkektir yapar ama sen kadınsın. Hareketlerine dikkat et! Sen kadınsın kendine çekidüzen ver.”  gibi ve birçok tanımlamalar ile kadınlar toplum içerisinde ötekileştirilmeye ve ezilmeye çalışılıyor. Toplumsal cinsiyet üzerinden kadınlara sadece belli başlı roller biçilerek ve sadece bunların üzerinden sınırlandırarak sürekli onların alanlarını kısıtlama gibi girişimler ortaya çıkıyor. Bunca şeye rağmen hâlâ kadınların sözlerinin dinlenmemesi, isteklerinin reddedilmesi ve çocuk yaştan itibaren günümüze kadar uzayan bir süreç şeklinde hayallerinin bastırılması gibi “zorbalık” olarak adlandıracağımız girişimler ortaya çıkıyor. Bunlara daha fazla boyun eğmek istemeyip karşı çıkanların ise asi diye sıfatlandırılıp ötekileştirildiğini, kötü gözle bakıldığını, kendi emeğiyle kazandığı her şeyin altında bir kolay kazanç arandığını söylemek mümkündür. Bu duruma örnek olarak evlenmek isteyenlerde erkek için sadece bir şahidin yeterli olacağı söylenirken işin kadın boyutu ele alındığında bir şahidin yeterli olmayacağı; bunun için iki şahit olması gerektiği görüşü bulunmaktadır. Aynı zamanda bunca baskıya rağmen  kendi hayatını kurma çabasına giren kadınlar toplumun büyüklerince kötü gözle bakılıp eleştiriliyor ki buna şahit olan diğer genç kızlar daha da korkup kendini bastırmayı öğreniyor ve bu durum onların başarabilecekleri bir şey varsa da bu korku sonucunda ortaya çıkan bastırılmış duygular yüzünden başarı yakalamalarına engel oluyor. Ek olarak tarihin başlangıcından itibaren tek vasfı annelik sayılan ve anneliği (!) yücelten toplum, anneyi evin kölesi konumuna düşürüp kendi sözleriyle de çelişerek bize ne kadar sağlıksız bir bakış açısı sunduğunu gözler önüne seriyor.

Erkekler ile alakalı konuya değinecek olursak karşımıza şöyle durumlar çıkıyor. Günümüzde sayılı bir şekilde karaktere sahip, toplumun genel yapısına göre farklı tarzda giyinen erkek bireyler için ise toplum bu bireyleri yadırgama, onları dışlama gibi durumlar karşımıza çıkıyor. Bir başka şekilde ise dış görünüşe göre yargılama, kesin karara varacak şekilde kalıplaşmış ifadeler bireyleri toplumdan uzaklaştırma gibi adımlar atılıyor. Bir başka durum ise kalıplaşmış cümleler. Örnek verecek olursak “Erkekler ağlamaz, hesabı erkek öder, erkek evin direğidir”. Aslında kalıplaşmış bu cümleler erkeği sadece toplumdan uzaklaştırma, olması gerektiğinden farklı görünmesi için kendisini zorlamaya itecek hareketlerde bulunmasına yol açıyor. Bir başka kalıplaşmış cümle ise ‘’ana kuzusu’’ bu cümleyi de kullanınca erkekleri çevresinde ezik bir birey gibi göstermeye çalışılıyor. Aslında bu durum toplumdan uzaklaştırma veya ezme politikasından başka bir şey değildir. Erkeklerin de ev işleri ile uğraşabileceğini, çocuklarıyla ilgilenebileceğini unutmamalıyız. Bir kadın, çocuğu ile ilgilenince annelik yaptı diyebiliyoruz ama bir erkek, çocuğuyla ilgilenince yardım etti diyoruz aslında erkek burada babalık yapmış oluyor. Ev işleri yaptığında bu durum erkeği çok farklı bir konuma getirmez, toplum içerisinde dalga geçilecek bir konuma da getirmez. Çoğu zaman sosyal medyada karşımıza da çıkan bir erkeğin duygusal anını görünce onlara yüklediğimiz hitap biçimi “Top musun?’’ tarzında oluyor ya da herhangi duygusal bir olay ile karşılaştığımızda ‘’duygusal bir topum’’ cümleleri ile karşılaşıyoruz. Unutmamamız gereken nokta şudur: bir erkek ağlayabilir, ev işleri yapabilir, çocukları ile ilgilenebilir ve duygusal bir yapıya sahip olabilir.

Güçlü olduğu hâlde güçsüz davranmaktan bıkan her kadına karşılık, savunmasız hissettiği hâlde güçlü görünmekten yorgun düşmüş bir erkek vardır. Her şeyi bilmesi gerektiği beklentinin altında ezilen her erkeğe karşılık, zekasını kanıtlamaya çalışmaktan bıkmış bir kadın vardır. Aşırı hassas tanımlamasından yıpranmış her kadına karşılık, kibar olmaktan ve ağlamaktan korkan bir erkek vardır. Erkekliğini kanıtlamanın tek yolu rekabet etmek olan her erkeğe karşılık, yarıştığında kadınsı olmadığı iddia edilen bir kadın vardır. Mutfak oyuncak setinden kurtulmak isteyen her kadına karşılık, ona sahip olmayı hayal eden bir erkek vardır. Reklamların arzularını yönetmesine izin vermemek için direnen her erkeğe karşılık, reklam endüstrisinin özgüvenine saldırdığı bir kadın vardır. Özgürleşmek için adım atan her kadına karşılık, özgürlüğe daha kolay ulaşan bir erkek vardır.

Kadınların ve erkeklerin ötekileştirilmesi, ezilmesi konusundan sonra ele alabileceğimiz bir başka konu ise LGBTI+ bireylerin toplum içinde dışlandığını ve aslında onların da toplumun içerisinde var olduğunu söylemek gerekir. LGBTI+ diye adlandırılan bireylerin kimler olduğunu anlatmakla başlarsak sorunlara ve çözümlere daha rahat ulaşabiliriz. LGBTI+ bireyleri çoğumuzun da bildiği üzere “Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Transseksüel ve Interseksüel”  olarak açılır. Lezbiyen, başka bir kadına ilgi duyan bir kadın; Gey ise bir erkeğin başka bir erkeğe ilgi duymasıdır. “Biseksüellik” bir bireyin hem kadına hem de erkeğe ilgi duyma durumudur. “Transseksüel” ise kendini karşı cinse ait olarak tanımlayan, cinsiyet bilinci doğuştan sahip olduğu fiziksel cinsiyetinden farklı olan kişilerdir. Doğduğu cinsiyete ait hissetmeyen, yaşı ilerledikçe kendini karşı cinse daha yakın hisseden transseksüel, zamanı geldiğinde fiziksel operasyonlarla ait hissettikleri cinsiyete sahip olurlar. Son olarak “Interseksüel” ise hem erkeksi hem de kadınsı cinsiyet özelliklerine sahip olan insanların durumunu olarak belirtilir. Bu tanımlamalardan LGBTI+ bireyleri toplum içerisinde dışlanma, ötekileştirilme gibi durumlarla karşı karşıya kalıyorlar. Aslında bu bireyler de bizimle beraber var oldular ve bizimle beraber toplum içerisinde yaşıyorlar. Ama geleneklerden dolayı bu bireyler tabiri caizse kale surlarının dışında tutuluyor. Bunun sonucunda da kale surlarının dışında kalanlar sözlü, fiziksel ve psikolojik şiddete açık bir hedef haline getiriliyorlar ve bu durum artık daha da büyüyerek ölümle sonuçlanabilecek noktaya kadar geliyor. Heteroseksüel olan bireyler arasında bu durumu sapkınlık ve hastalık olarak adlandırıyor. Ama eşcinsellik bir sapkınlık veya hastalık değil, bir seçimdir. Kişilerin kendi iradeleriyle kendilerini keşfetmeye başladığı andan itibaren yaptığı seçimler sonucunda oluşan durumlardır. Heteroseksüel bireyler nasıl kendilerini keşfetmeye başladığı anda sadece karşı cinse ilgi duyduğunu anlıyorsa eşcinsel bireyler için de bu durum böyledir ve gayet doğal karşılanması gereken bir sonuçtur. Ama heteroseksüelliğin sonucunda heteronormative ortaya çıkıyor. Heteronormative ise toplumun ‘kabul edilebilir’ tek cinsel yöneliminin heteroseksüellik olduğuna dair inanılan bir kavramdır. Bu bireyler için toplum içerisinde artık kalıplaşmış çok fazla tanım ortaya konuluyor. Heteroseksüel olan bireylere bile bu tavırlar veya giyiniş tarzlarından dolayı eşcinsel gözüyle bakılıp dışlama politikası aşamasına geçiliyor. Örnek verecek olursak kibar, güler yüzlü, yardımsever ve pembe kazak giyebilen bir erkek toplumun gözünde entel, kendine has tarzı olan ya da saygılı ve görgülü bir insan yerine gey olarak görülüyor. Çoğu zaman bunlar yanıltıcı genellemelerdir. Aynı şekilde saçı kısa bir kadının sadece lezbiyen olarak görüldüğünü söylemekte mümkün. Lezbiyen olmayan kadınların da saçlarını özgürce şekillendirebileceği çoğu kişinin aklına gelmiyor. Bir başka durumda ise dövme yaptırmayan, saçı kısa olmayan kadının da lezbiyen ya da biseksüel olacağı konusunda bir fikre sahip olamıyorlar. Toplumsal cinsiyet, bu durumların oluşmaması için var olduğu halde, çoğunluk bu durumu kabul etmediği gibi üstüne de ezme ve dışlama politikasını yapıyor. Ayrıca bunlara engel olabilecek kişiler de tabuları yıkması gerekenler de bizleriz. Her ne kadar tabuları yıkarken bizler de engellerle karşılaşsak da en nihayetinde yıkılmayacak duvar, değiştirilemeyecek yargı yoktur. Ama zor ama yorucu… İlk önce kendi özgürlüğümüz için atmış olduğumuz her adım beraberinde temsil ettiğimiz grubu, sınıfı ve toplumu da bir noktadan sonra düşünmeye iter. Kendimize kazandırdığımız her yenilik, toplumun diğer bireylerinin de kendini sorgulayıp bulunduğu konumdan rahatsızlık duyarak kanatlarını çıkarmak isteyen bir kelebek kozası gibi içine sıkıştırıldığı kabı aşındıra aşındıra içinden çıkmayı ve güçlenerek büyümeyi öğrenirler.

Toplumsal cinsiyetin ne olduğu hakkında sizlerle paylaştığımız bu yazımızı okurken gerçekleri fark edebileceğinizi, sorgulayabileceğinizi ve tabuları birlikte yıkmak için sahip olmamız gereken enerjiyi Aysel Özakın’ın “Genç Kız Ve Ölüm” adlı kitabında bulabileceğinizi söyleyerek yazımızı noktalıyoruz.

Daha güzel ve daha eşit bir toplum umuduyla…

Bir Cevap Yazın