Sanat

"5 dakikada oku"BİNLERCESİNDEN SADECE BİRİ

Rüzgarın keskin sesi kulağını acıtıyordu, kan kokan toprakta doğrulmaya çalışırken. Kesik kesik canlanıyordu bazı şeyler yağmurlu gözlerinde. Bir parmağı eksik elini soğuk toprağa koyup usanmış bedenini ancak doğrultabildi. Çevresine bakınmak isterken çevirdiği yarısı ay ışığında aydınlanan boynu bıçak saplanmışçasına birden sarsıldı. Tam elini boynuna götüreceği sırada sessizliğin sesini parçalayan top sesleri peş peşe sıralandı. Panik ve korku içinde kapattı gözlerini. Biran olsun susmalarını bekliyordu. Zihninde beliren olaylar, göğsüne kadar gelen bacağının ağrısı ve gönlündeki amansız ateş içinde bulunduğu durumu anlamasına yetmişti. ‘’Allah!’’ seslerine karışarak yükselen dumanlar geceyi daha bir karanlık, umutları daha bir erişilmez kılıyordu. Bombaların etkisiyle yerden sıçrayan topraklar, güçlükle nefes alan esmer bedenine doluyordu. Kalkıp savaşa devam etmek, arkadaşlarına yardım etmek istedi ancak elinden gelen hiçbir şey yoktu. Uzunca bir müddet hareketsiz ve düşüncesiz bekledi. Hava üzerinden siyah elbisesini sıyırıp beyazlara bürünmeye başlamıştı. Neden sonra karnının acıktığını hissetti.

Evini özlemişti. Ona köyünü anımsatan, sıcacık tarhana çorbası kokan, paslanmış tokmaklı eski, ahşap evini. İçeri girdiğinde oğlum diye karşılayan hafif sendeleyerek yürüyen, yılların tecrübesini gözlerinde taşıyan, ak saçlı, ağzı dualı annesini. Annesi isli ocakta pişirdiği kulpsuz tenceredeki çorbayı büyükçe bir sahana doldururdu. Önce besmele çekilir, sonra hep birlikte sıcacık tarhana çorbasına kaşık sağlanırdı. Annesi yavaş yavaş yerdi ki kuzularının karnını doyursun. Kendisi bir kaç kaşıkla içini ısıtsa yeterdi. Yemekte kardeşiyle bir yarış halinde olurdu. Sahanın içinde kaşıkları sürekli çarpışır, kardeşi inatla kaşığını çekmezdi. Büyüklük bende kalsın diyerek hep geri çekilen kendisi olurdu. Keşke şimdi yanında olsaydı şu üzerine yığılan toprakları temizleseydi. Belki de bütün gücüyle sarılıp ‘Abi ölme!..’ diye bağırırdı. Bomba sesleri uzaklaşmaya başlamıştı, buna sevindi… Ama bilmiyordu ki çekilen canı kulaklarından işitme yetisini de alıp beraberinde götürüyordu.

Etrafındaki toz bulutunun altında ölümün ayak seslerini işitiyordu. Sessizliği duymanın ne demek olduğunu babasından öğrenmişti. Babası az konuşur, çok düşünür; az uyur, çok çalışırdı. Her sabah uyandıklarında babalarının sabah namazından sonra tarlaya gittiğini öğrenirler, kahvaltılarını yaptıktan sonra kardeşiyle beraber babalarının azığını götürürlerdi. Bir işe yaramanın verdiği gururla güçlerinin yettiğince babalarına yardım ederlerdi.

Daha eşikliğe varmadan geldiğini anlayan, bütün dertlerini sıkıntılarını güldüğünde hafif pembe yanaklarında beliren derin çukurda saklayan, kahverengi gözlerinde onu hala yıldızların sonsuz diyarında yolculuğa çıkaran eşsiz güzellikteki eşi geldi sonra gözlerinin önüne. Önce anne babasını düşünmese gücenmiş gibi bir hali vardı… Onu da çok özlemişti. Kasvetli, büyük kayaların üzerindeki mutlu, hayat dolu gözlerle denizi seyredişleri, geçirdikleri o güzel günleri düşünürken deniz mavisi gözlerinde daha yaşanmamış günlerin, işlenmemiş günahların sevincini taşıyan minicik oğlu geldi ansızın aklına. Küçücük, tombik elli, çevresindekileri anlamadan her şeye inat gülen masum gözlü, bu kirli dünyaya karşı attığı ilk adımını ezberlediği oğluna olan hasreti belki de acıların en ağırıydı. İçinden geçenleri göz bebeğinden okurcasına ‘’baba’’ deyişini iliklerine kadar hissetti. Babanı mı yoksa anneni mi daha çok seviyorsun diye soranlara inat hep ortada kalır, bir taraf seçmezdi. İkisinin de elini tutar öyle yürürdü. Horozların ötüşüyle uyanır, kimse yatmadan asla uyumazdı. Sanki karşısındaymış gibi ‘’oğlum’’ deyiverdi ansızın. Ürperdi… Gökyüzünden bıkmışçasına süzülen cılız, soğuk yağmur damlaları şakaklarına geldiğinde son buldu düşünceleri. Çevresine bakındı. Aklı oğlundaydı. Babasız nasıl yatardı, o narin göz kapaklarını korkmadan nasıl kapatırdı…

Köyündeki sazlıklara benzettiği sallanan otları takip etmekten yorgun düştü gözleri. Aralıklarla döndürdüğü ağır başını tekrar sola çevirdi. Dalından kopmamak için bütün becerisiyle tutunan yaprak misali son demlerini yaşayan bacağının ağrısı çekilmez olmuştu. Soğuk yağmur yerini kar tanelerine bıraktı. Kar taneleriyle beraber sanki binlerce beyaz kanatlı melek yeryüzüne iniyordu. Kirpiklerinde toplanan karı kaldıramayacak kadar zayıf düşmüştü. Susuzluğuyla, kan kaybedişiyle özellikle de hasretiyle umuda muhtaç, iyice atmaktan vazgeçen kalbi yavaş yavaş direnişine son veriyordu. Artık rüzgarın kulak acıtan sesi yoktu. Sanki rüzgar ona şarkı söylüyordu, peltek, tiz bir sesle. Ölümün en şereflisi onu çağırıyordu. Dayanamadı. Çatlamayla uçuklama arasında gidip gelen dudaklarından güç bela bir şahadet kelimesi koptu… Yavaşça gözlerini kapattı, daha doğrusu açmak için çaba göstermekten vazgeçti. O sırada elinde yayıyla bir küheylanın üstünde Hz. Hamza’yı gördü. Hamza’nın yüzündeki sertlik ve düşmana korku veren gözleri adata bir ressam tarafından yeniden çizilmiş bir baba şefkati görüntüsüne kavuşturulmuştu. Az önce gökten yağmaya başlayan melekler usulca kollarından tutup onu bir hamlede Hamza’nın atının terkisine attılar. Bembeyaz tüllerle kaplı at bir anda şaha kalktı ve dörtnala koşmaya başladı. Biraz uzakta Efendimiz kollarını açmış onları bekliyordu. Hamza atını koşturdu, koşturdu, koşturdu…

Bir yorum

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: