Laiklik ve türban yasağı
Hukuk,  Siyaset

"8 dakikada oku"Türkiye’de Laiklik ve Türban Yasağı

Giriş

  Laiklik, tarihsel gelişim içerisinde insanların uzlaşma yollarından birisi olarak ortaya çıkmış, günümüzde demokrasinin özüyle oldukça bağdaşan, anlamı itibariyle basitçe din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması durumudur. Elbette ki bu anlama gelen laikliğin sağlanabilme biçimleri farklılık gösterir. Laikliğin sekülerizmle karıştırıldığı gözlenlense de bu ikisi farklı kavramlardır. Laikliğin kapsamı genel itibariyle hukuk ve siyaset iken, sekülerizm tüm hayatı dünyevileştirmekten bahseder. Bu yüzden bu kavramlar iyi anlaşılmalıdır.

  Laikliğin tarihini incelediğimizde görebiliriz ki, bu kavramın en çok örnek verilen uygulayıcısı Fransa’da, 1905 sonrası din-devlet kurumsallığı ayrıldığı hâlde, Türkiye’de devlet, din işlerinin yürütülmesinde birinci derecede söz sahibidir. Bunlar dışında laikliği daha net bir biçimde uygulayarak, din ve devlet işlerinin özerkliğini benimseyen ülkeler de mevcuttur. Bu ülkelerde esasen karşılıklı karışmazlık ilkesi mevcuttur, devlet kurumu kendi işleriyle uğraşırken din kurumu da kendi işleriyle uğraşır ve bu eksende haklara sahiptir. Bu kapsamda incelediğimizde Türkiye’de daha farklı bir laiklik anlayışı var olduğunu fark etmek işten değildir. Her ne kadar tartışmalara yol açsa da, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun varlığının ve devletin din üzerindeki kontrolünün bu kadar direkt olması, Anayasa Mahkemesi’nin açıklamalarına da dayanarak söyleyebileceğimiz üzere laikliğe aykırı gözükmemektedir.

I. Türkiye Cumhuriyeti Tarihinde Laikliğin Gelişimi

  Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal gelişmeleri sebebiyle Osmanlı Devleti’ni ve hukukunu incelediğimizde doğrudan teokratik bir devlet ile karşılaşmaktayız. Dolayısıyla böyle bir devlette laiklikten bahsetmek olası değildir. 1876 Kanun-i Esasi incelendiğinde de görülebileceği üzere devletin dininin İslam olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte hukuken ve siyaseten laiklikten bahsedemezsek de dinî hoşgörünün varlığı ve çeşitli baskılar ile de olsa azınlıkların haklarına kavuşmaya başlaması, Osmanlı tarihinde laiklikten bahsedilemese de bu yolun başlangıcı olarak bildirilebilir, fakat bu başlangıcın laikliğin özüyle benzeşip benzeşmediği esası tartışmaya açıktır. 1876 Anayasası’ndan sonra 1921 Anayasası’nda başlarda devletin diniyle ilgili herhangi bir ibare bulunmasa da 1923 Anayasa değişiklikleri ile birlikte devletin dini yine belirtilmiştir. Bu durumda anayasanın dönem itibariyle bu şekilde bir gereksinim duyması yadsınabilecek bir durum değildir. Devletin ve anlayışın kökten değiştiği ve birçok inkılabın başlangıç noktası sayılabilecek bu zaman diliminde, halkın oldukça hassas olduğu ölçekte birlik ve beraberliği sağlamak öncelikli esas idi. 1924 Anayasası ilk durumu itibariyle bunu tekrarlasa da 1924’ten itibaren esaslı bir laikleşme sürecine girildi, din-devlet bağlantısı 1928 yılında Anayasadan kaldırıldı ve son olarak 1937 yılında laiklik anayasaya girdi.

  Günümüz yürürlükte olan 1982 Anayasasından bahsedecek olursak laiklik, cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılmakla birlikte değiştirilemeyeceği ve hatta değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği yine Anayasamızca belirtilmiştir. 1982 Anayasası kabulü itibariyle devletin din esaslarına dayanmaması ilkesini kabul ve ilan etmiştir. 24. Maddeye göre siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla dinin ve din duygularının istismar edilmesi engellenmiş, demokrasimizin temeli olan siyasi partilerin laik cumhuriyet ilkelerine uyması gerektiği belirtilmiştir. Zaten bu esasta 1982 Anayasası döneminde Huzur Partisi, Refah Partisi ve Fazilet partisi kapatılmıştır. Bununla birlikte 1961 Anayasası döneminde ise laiklik ışığındaki siyasi partiler maddesi ile birlikte Milli Nizam Partisi kapatılmıştı.

  Bu unsurlarla birlikte Anayasa Mahkemesi de bizzat Türkiye’nin kendine özgü koşullarından kaynaklanan kendine has laiklik anlayışı olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Refah Partisi ve Leyla Şahin kararlarında “laikliğin Türk Devleti’nin kurucu ilkelerinden biri olduğunu” belirtmiştir. Bu kapsamda Türkiye’de karşılıklı özerklik ilkesine bağlı bir laiklik ile karşılaşılmaz, dinsel alanın özerkliği mevcut değildir. Elbette ki bu durumu hukuki ve siyasal gelişmeler ile bağdaştırmak yanlış olmayacaktır. Kökenleri teokratik devlete bağlanan bu devlette dinin devlet kontrolü altında tutulmak istenmesinin sebebi anlaşılabilmektedir. Çünkü günümüz itibariyle bu durum tartışılabilecek olsa da Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu zamanında dinsel kitlenin durumu sonucu, gerçekleştirilen inkılapların işlerlik kazanabilmesi için dinsel kitlenin kontrol altına alınması doğal sayılabilir. Ayrıca diğer dinlere nazaran İslam’ın başlı başına sosyal hayat ve hukuk içerisine de rahatlıkla uyarlanabilecek olması, dinin devlet egemenliğinde kontrol edilmesi için bir diğer haklı sebep olarak gösterilebilir.

II. Laiklik Kapsamında Türban Yasağı

  Türbanın belirli yerlerde yasaklanması Türk hukuk tarihinin yakın zamanlarda en çok yüzleştiği problemlerden biridir. Bunun üzerine yaşanan hem siyasal hem hukuki tartışmalar, son zamanlarda soğumakla beraber yıllarca devam etmiştir. Tahmin edilebileceği üzere bu konuda oldukça farklı perspektifler hâkim olmakla birlikte yargı organlarının da zaman içerisinde siyasal gelişmelerle de birlikte fikir değişikliğine gittiğini görmekteyiz.

  Öncelikle belirtmek gerekir ki, türbanın dinen yeri tartışmalıdır. Bir kısım insan, İslam’ın ön koşullarından birinin başörtüsü olduğunu savunurken bir kısım insan ise başörtüsünün İslam’da yer almadığını, ilgili Nur Suresi 31.ayetin doğrudan sapılarak anlaşıldığını anlatmaktadır. Fakat bizim konumuz bu konunun dinen ele alınma biçimi olmadığı için bu kadar değinmekle yetineceğiz.

  Felsefi bakımdan incelediğimizde, çoğunluğu belirli bir dine mensup laik devletlerde, din ile ilgili anlam ifade eden unsurların kullanılması, ülke içerisinde yaşayan diğer insanlar bakımından rahatsız edici bir hâl alabilir. Örneğin konumuz bakımından incelediğimizde, günlük hayatta tartışmasız bir biçimde karışılmaması gerekmekle birlikte türbanın kamusal alanlarda kullanımı, dinin buyruğu itibariyle kişinin namus ve iffetini koruma amacı içerisinde olduğunu gösterirken, aynı şekilde türban takmayan kadınlar için ise zıt bir anlam ifade edebileceği hukukçular ve siyaset bilimciler tarafından ifade edilmektedir. Bununla birlikte ülkemiz siyasal gelişmelerini incelediğimizde de türbanın siyasallaşmış olmadığını söylemek zordur.

  Bununla birlikte karşı fikir olarak, türban yasağının üniversitelerde var olması durumu hukuki bakımdan zorluklar yaratmıştır. Bununla birlikte Anayasamızda m.24, m.27 ve m.42’de belirtilen eğitim hakkı, bilim ve sanatı özgürce öğrenme hakkı ve düşünce ve kanaatleri aktarma ile ilgili belirtilen hükümler, günümüzde de bu tartışmaların yapıldığı vakitlerde de kişilerin dini inançları sebebiyle taktığı türbanın eğitim haklarından mahrumiyetlerine sebebiyet veremeyeceğini açıklamaktadır. Bununla birlikte her ne kadar bilimin laik bir biçimde icra edilmesi gerekse de laikliğin de din ve vicdan hürriyeti bakımından özgürlükler sağladığı esas alındığında türbanı eğitimin önünde bir engel olarak görmek temel hak ve özgürlüklerin ihlali olacaktır.

Sonuç

  Laiklik, Türk hukuk tarihinde gelişimi bakımından oldukça değerli görülen bir kavram olmakla birlikte, bu kavramın kamusal alanda uygulanması ve kapsamı yıllar boyu tartışma konusu olmakla birlikte günümüzde bile hâlâ tartışılmaktadır. Kuşkusuz ki ülkemiz ve tarihi bakımından oldukça önemli olan laiklik kavramı, ülkemizin tarihi göz önünde bulundurulduğunda temel hak ve hürriyetlerin korunmasının önkoşuludur denilebilir.

  Laiklik kapsamında türban konusunu inceleyecek olursak, bünyesinde farklı ve zıt fikirleri barındıran bu konu üzerinde herhangi bir tarafa yaklaşmaktan ziyade temel hak ve özgürlükler göz önünde bulundurularak bir sonuca varmaya çalışmak daha isabetli olacaktır. Bu kapsamda laikliğin esas tanımına uygun olarak devlet işleriyle önemli ölçekte içli dışlı olan -örnek verecek olursak milletvekilleri ve yargı organları- kişiler bakımından türbanın siyasallaşması sebebiyle tekrardan analiz edilmesi ve sonuca bağlanmasının çok daha isabetli olacağını savunan akademisyenler de mevcuttur. Dinin tabiatüstü etkisinin siyasi ve hukuki arenada kullanımının engellenmesinin vatandaşların demokratik haklarının korunması bakımından esas olduğu unutulmamalıdır.

Bir Cevap Yazın