Hukuk

"6 dakikada oku"MİSAK-I DERYA’YA DAİR

Türkiye Cumhuriyeti Devleti vermiş olduğu Kurtuluş Savaşı sonrası “Tam Bağımsızlık” temeli üzerinde yükselmiştir. Uluslararası Anlaşmalara gönderilen her Türk heyeti “Tam Bağımsızlık” ilkesine sadakatle bağlı olmuş ve bunun gereği olarak masada diplomatik mücadeleler vermiştir. Bağımsızlık yalnızca siyasi unsurdan ibaret değildir. Ekonomik bağımsızlık da bir devleti ayakta tutan en önemli unsurlardandır. Günümüzde ekonomik bağımsızlığı tesis etmenin yollarından birisi enerjiyi elde tutmaktır. Bir devletin enerjide bağımsız oluşu, kaynaklarını hak ettiği oranda değerlendirişi o devleti güçlü devlet sınıfına sokan kıstaslardandır. Dünya, insanlığın petrolün değerini anladığı günden bu yana büyük mücadelelere sahne olmuştur. Zira devletler ayakta kalabilmenin yolunun enerjiden ve kaynakları elde tutmaktan geçtiğini bilmiştir. Bugün de Doğu Akdeniz bu mücadeleye sahne olmaktadır. Türkiye Doğu Akdeniz’de en uzun kıyıya sahip devlet olarak bu sahnede yer almıştır. Almak zorundadır çünkü diğer kıyıdaş devletlerin Türkiye’yi göz ardı ederek attığı adımlar “Tam Bağımsızlık” temeli üzerinde yükselen Türkiye’nin kabul edeceği türden değildir. Yunanistan öncülüğünde bir araya gelen ittifaklar Türkiye’yi ve KKTC’yi yok sayarak hareket etmekte, yaptıkları anlaşmalar ile bölge kaynaklarını kendi aralarında pay etmektedir.

Uluslararası deniz hukukunda, devletlerin uyuşmazlığını çözen mahkemeler karar alırken çeşitli ilkeleri göz önünde tutmaktadır. Bunlar başlıca, oransallık, kapatmama, coğrafyanın üstünlüğü ilkeleridir. Oransallık ilkesine göre iki devletin kıyı uzunlukları arasındaki oran ile sınırlandırma sonucunda bu ülkelere verilen kıta sahanlıkları ve/veya MEB alanları arasındaki oranın birbirine yakın olması gerekir (Yaycı, 2020). Hakkaniyeti esas alan bu ilkeyi Yunanistan ve müttefiklerinin imzaladıkları anlaşmalarda görmek mümkün değildir. Adalar üzerindeki nüfuzunu uluslararası alanda kullanmak isteyen Yunanistan, Türkiye’yi kısıtlamak maksadıyla Meis adası dahil pek çok adayı ana kara gibi göstermeye çalışmakta ve anlaşmalarını bu anlayışla imzalamaktadır. Ancak yaptığı şey “Kapatmama” ilkesinin ihlalidir. Çünkü bahsi geçen adalar Türkiye’ye oldukça yakın mesafede bulunmakta ve ülkenin kıyısını kapatmaktadır. Bu adaları ana kara gibi kabul ederek anlaşma imzalamak Türkiye’yi yalnızca sahillerine hapsetmek ve uluslararası hukuka aykırı bir şekilde Türkiye’nin egemenlik haklarını görmezden gelmek demektir. Denizi yalnızca yüzmek için kullanmaya razı gelmek günümüz dünyasında güçlü devletler arasında olmak isteyen türden bir devletin kabulleneceği, boyun eğeceği bir durum değildir.

Diğer bir konu ise adaların ters tarafta kalmasıdır. Uluslararası Adalet Divanı’nın vermiş olduğu kararlara göre yanlış taraftaki adalar, ait olduğu devlete değil de diğer bir devletin ana karasına yakın olan adalardır. Bu yönüyle bu tip adaların iki devlet arasındaki sınır çizgisi üzerinde bozucu etkisinin olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle yanlış taraftaki adalara sınırlandırmada ya sınırlı etki tanınmakta ya da hiç etki tanınmamaktadır (Mehmet ve İslam, 2016).

Yunanistan’ın tezlerine temel oluşturduğu Adalar da “Ters Tarafta Kalan Adalar” sınıfına girmekte ve UAD kurallarına göre herhangi bir deniz yetki alanı sınırlandırmasında, Yunanistan’ın dediğinin aksine, dikkate alınmaması gerekmektedir.

Egemenliğinin kime ait olduğu anlaşmalarla belirlenemeyen adaların sahibi “Halef” sıfatıyla Türkiye’dir. Tarihsel sürece bakıldığında ise Osmanlı’nın bu adaları Yunanlardan veya Rumlardan aldığı iddiası da tamamıyla uydurmadır. Buradaki hakimiyet mücadelesi Osmanlı-Ceneviz-Venedik ve Saint Jean Şövalyeleri arasında devam etmiş, Yunan veya Rum hakimiyeti asla söz konusu olmamıştır (Yaycı, 2020). Ancak revizyonist bir devlet olan Yunanistan, kimi savaşlarda yenilse dahi masada toprak kazanan bir devlet olarak günümüze kadar gelmiştir. Algı oluşturma konusunda oldukça yetkin diplomatlara sahip olarak çoğunlukla uluslararası alanda destek görmeyi başarmıştır. Türkiye, haklılığını ve yaptıklarının meşruluğunu sağlam bir şekilde göstermek istiyorsa yetiştirdiği diplomatların Türk tezlerini kusursuz şekilde savunmasını sağlamalıdır. Libya ile imzalanan Deniz Yetki Antlaşması ile büyük bir adım atan Türkiye’nin diğer kıyıdaş devletlerle de masaya oturması elzemdir. Özellikle Mısır’a ve İsrail’e, Yunanistan ve GKRY ile anlaşmak yerine Türkiye ile anlaşılırsa neler kazanabileceklerinin izah edilmesi Türkiye’nin Akdeniz’de varlığı ve Mavi Vatan sınırlarının kesinlik kazanması için son derece önemlidir. Halihazırda çizilen Mavi Vatan haritası Mısır ve İsrail ile anlaşma varsayılarak hazırlanmıştır.

Mısır GKRY ile imzaladığı anlaşma ile 21.800 kilometrekare deniz yetki alanı kaybederken İsrail de 4600 kilometrekare alan kaybetmektedir(Alpar,2019). Yunanistan, Adalar Denizi’nde olduğu gibi Akdeniz’de de hakkı olandan fazlasına talip olan devlet konumuna gelmektedir. Fransa ise bu süreçte kıyısı olmadığı halde Doğu Akdeniz hakkında söz söyleme hakkını kendinde görmüş ve Türkiye karşıtı adımlar atmıştır. Yunanistan ve GKRY askeri unsurları ile ortak tatbikat yapan Fransa ilerleyen günlerde bölgede askeri nüfuzunu geçici olarak arttıracağını açıklamıştır. Yunanistan’a destek olmak için “Adaların Ana karalar Kadar Etkisi Vardır” tezini destekleyen aynı Fransa, İngiltere ile yaşadığı sınırlandırma sorununda adaların ana karalar kadar deniz yetki alanı sahibi olmasına karşı çıkmıştır. Bu da Fransa’nın konuya dair ikircikli ve tutarsız bir konumda olduğunun göstergesidir.

Halihazırda durum böyleyken Türkiye’nin MEB(Münhasır Ekonomik Bölge) sınırlarını BM’ye bildirmesi ve resmen ilan etmesi, bölgede hukuka uygun olarak yapılan faaliyetlerin uluslararası alanda sahip olduğu meşruiyet zeminini güçlendirecektir.

Aksi takdirde geçmişte Sevr’i kabul etmeyen Türkiye Seville haritasını kabul edecek, enerjiden mahrum kalacak, gelecek nesillerin Antalya körfezinden ötesine gidemeyişine rıza göstermiş olacaktır.

Bir Cevap Yazın