Veda
Hikaye

"5 dakikada oku"Veda

Tatlı tatlı parlıyordu güneş, etrafta gülen yüzler vardı. Bu meydanlar kaldıramazdı durgunluğu. Bu yüzden durulmuyordu hiçbir köşe. Boğuluyor gibi oluyordu tüm bu sessizlik içinde ve ne tuhaftı, insanlar hâlâ yaşıyordu. Gün öylesine güzeldi ki titretiyordu onu iliklerine kadar, tüyleri ürperiyordu çünkü akıp gidiyordu ellerinden anlar, son anlar. Vahşet doluydu bu havalar ve hâlâ çok güzeldi. Denizlere baktı ve dehşetle izledi dinginliğini suların, kirlenmiş hislerini gördü kıyılarda beyaz lekeli örtüyle kaplanmış. Anlamıyordu bu telaşsızlığı olmayacak yarınlara. Bir su birikintisine adım atmıştı farkında olmadan. Geri çekildi, yansıması izledi onu, fazlasıyla kirliydi gördüğü ve titriyordu rüzgârlarla. Bir vicdanı olduğunu savunmadı hiç, duyguları yoktu insanlara karşı ve dokunuşlara duyarsızdı. Mekanik atıyordu kalbi, gençliği aceleye gitmişti biraz, biraz yanlış zamanlara denk gelmişti. Ne de olsa kimse bu yüzyılın insanı değildi.

Puşkin’in dizeleri tekrarlanıyordu içinde kaldırım taşlarıyla bakıştığında, küçük rüzgarlar değdiğinde suratına ve kalp ritmi yalanlar söylediğinde ona: “Mutlu olamaz mutluluğu tadan/O kısa bir an için verilmiş bize/Gençlikten, şehvetten ve her türlü hazdan/Bil ki, yalnız keder kalır hepimize.”

Sadık dostları daima hüzünleriydi insanın ayrıca Puşkin, seven bir daha sevemez ki, de diyordu. Kaçınılmaz bir merak duygusu sarmış mıydı hiç, damarlarında kan daha hızlı akmış mıydı başka bir şey için? Aklına isimler gelip gitti, yüzler buğuluydu ama duyduğu hiç sevgi benzeri şeyler değildi ama biliyordu âşık olmuştu.

Onun mavilerini görünce gözleri dolardı. Sahillerde yürürdü tek bildiği onun sahillerinde yürümekmişçesine. Yollar onundu ve her yolu ona çıkardı. Kaçmak ister gibi olur yine onsuz bir yaşam düşünemezdi. Kaosuna âşıktı sırılsıklam. Sabah kalkar, tüm o varoluş sancılarıyla uyanır ve onu görmesiyle yerler durur, gökler susar, her şey son bulurdu. Karnında kelebekler uçuşur derler ya, adını duyunca bir huzurla dolardı sanki epey içten gülümserdi ama şimdi onu ağlatan maviler talan ediliyordu. Ona âşık yürüdüğü sokaklar kirli ağızların at koşturduğu yollar olmuştu. Sahilleri tanıyamıyordu artık. Bu şehre âşıktı ve şehir uçuruma sürükleniyordu. Ağır geliyordu bu ihanet bu narin şehre. Henüz çok gün görmemiş gözleri hiç görmediği o eskiyi arıyordu. Ne kaçabiliyordu ne de yaşayabiliyordu. Âşık olmuştu ve geriye kalanın yalnızca hüzün dolu satırları ve hırslara, kalabalıklara yitip gitmiş denizler olmasından korkuyordu. Bu şehrin insanlarına yabancılar karışıyordu, şehri zedeliyorlar, onu üzüyorlar ve yalnızca korkunç bir kalabalık oluşturuyorlardı.

O da yabancıydı biraz. Hâlâ o yankıları duyuyordu, sesler yine oyunlar oynuyordu ona. Ait olamadın, diyorlardı, asla olamayacaksın. Sesleri bir kenara bıraktı sonra o insanlara baktı, gülümseyen insanları. Bu insanlarda bir şey eksikti, belki yaşayamamışlık doludizgin, belki bulunamamışlık derinlerde ama zaten bu modern zamanların illetlerinden değil miydi? Bu şehrin insanı tebessümle selam verirdi, sesinden duygu eksik olmazdı, iyi kötü yine de duygu oysa şimdi hafif solmuştu bakışları. Sonbaharı andıran en güzel tonlarıydı kahvenin bu bakışlar. Bu yüzdendir ki telaşlanmazdı diğerleri çünkü o gözlerdeki hüzün de bir ayrı güzeldi. Bir kabulleniş vardı o iç çekişlerinde artık zamana yenik düşmüş bedenlerin, hepsi görüyordu ve yalnız izliyordu bu sessiz yok oluşu. Anlaşılıyordu, ‘bakmak ve görmek’ pek farklı değildir gördüğüne dokunamıyorsan. Binaların, kurumların, evlerin ve insanların bir parçası olamamış fakat tüm benliğiyle bu şehre aitti. Başka yerlerde burayı özlemek korkutuyordu, burada nefes alamamak düşüncesi ölüme sürüklüyordu onu. Yine mavileri düşündü, iki yakanın arasına usulca girivermiş mavileri. Yine doldu gözleri, tüm boğazı kucaklamak istiyordu. Hikayeleri asırlara sığamamış semtlerine selam verdi, leyla leyla bakındı çok sevdiği Galata’ya, rivayetler yankılandı zihninde, gülümsedi. Sokak sanatçısının tatlı sesine kulak verdi. “Anlamazdın, anlamazdın.” diyordu. Başını göğe çevirdi; masmavi, nadiren bulutlu, güneşi ısıtmayan göğe. Bunca kötü insan nasıl barınabiliyordu gerçekten bu gökyüzünün altında, dedi bir hayli Rus romanları etkisinde. “Kadere de inanmazdın…”diye ekledi müzisyen.

Neyse, dedi. Haziranda, güneşli fakat rüzgarları üşüten aydınlık bir günde, böylesine bir mateme kurban gitmesini kınadı. Bir meclis toplanıyordu karanlık köşelerinde zihninin. “Nasıl izin verdin tüm bunlara?” dedi. “Nasıl yıprattın kendini bu kadar?” Aklından yalnız bunlar geçti diğer sesleri bilmiyordu, artık dinlemiyordu. Ağladı, küçük bir çocuğun babasına sığınışı misali tutundu sahildeki korkuluklara. Söyleyebilecekleri tek kelime yoktu zira düşünceleri de yoktu ama onları suçlamıyordu. Umutsuzca kağıdına kalemine sarıldı cebinden çıkardığı.

“Ne korkunç, gerçek fikirler dönmeyecek bu salonlarda.

Ya ben görür müydüm küllerinden doğuşunu acaba

Çünkü her seven bir masala tutunmaz mı akılsızca?”

Uzun uzun baktı narin narin kıyıya dokunan sulara. İşte bu yüzden, dedi. İşte bu yüzden kapalıydı tüm kapıları. Yalnızca İstanbul vardı. Son damla yaşını sildi yanaklarına ulaşmadan, henüz sıcak. Son kez kucakladı tüm şehri. İskeledeki vapurları sevdi ayrı ayrı, yaşamasına izin verilmiş son yeşilliklere baktı buruk bir acıyla. Gün batarken Karaköy’de, valizine elvedalarını sığdırdı. Giden kimdi, bilmiyordu. “Yoksa o mu terk etmişti beni, ben mi kaçıyorum şimdi?

Dakikalar ilerliyor arkasında varoluşunu bırakarak uzaklaşıyordu.

Oralardaydı son kıyı parçası, görüyordu son kez. Görmek yetmiyordu, dokunmak gerekiyordu.

Bir Cevap Yazın