Genç Kalemler - Anadolu kadınının hikâyesi
Edebiyat,  Hikaye

"5 dakikada oku"Anadolu Kadını

Ezan sesi yankılanmaya başladı. Gözlerini açar açmaz yataktan çıktı. Önünde dün ile aynı yeni bir gün vardı, hatta yarın ile de aynı. Son ateşiyle yanan sobanın üzerinden bakır testiyi aldı. Kendisinden sonra uyanan kocasına, abdest alması için su döktü. Ardından kendi suyunu dökerek abdestini aldı. Kocasının arkasına geçti, sabah namazını kıldı. Hiç konuşmamışlardı. Belki sadece havlu istersen seslenmişti ona. Böylece güne başladı. Büyük bir evin sorumluluğu vardı üzerinde, bu büyük ev onun küçük dünyasıydı. Yapacağı işleri düşünmesine lüzum yoktu. Her şey ondan önce sıraya girmiş onu bekliyordu. Evin diğer kadınlarıyla kahvaltı hazırladı. Hayatta kalmasına yetecek kadar yemek yedi. Dışarıda büyüleyici bir gündoğumu vardı. Fakat hiçbiri bunun farkında değildi. Ahıra gitti, süt sağdı, temizlik yaptı. Geceden kalan sobayı temizledi, yeni odunları taşıdı. Günün ortasına gelmişti çoktan. Ama yüzü bir kez olsun tebessüm bile etmedi. Zaten biçimsiz dudakları, her hareket ettirdiğinde, dün akşam sofraya ekmek getirmeyi unuttuğu için yediği dayaktan dolayı sızlıyordu. Ya da yemek tuzlu mu olmuştu? Sebebini hatırlamıyordu. Bazı günler kocasını kapıda görür görmez dayak yiyeceğini anlıyordu. Ancak sofrayı kontrol etme gereksinimi bile duymuyordu. Sadece var olduğu için bile o dayağı yiyebilirdi. Şiddet değildi onu rahatsız eden şey. Bu işin bir rutine dönmesi ve onun artık gözyaşının bile akmaması idi. Hiçbir duygusunun farkında değildi. Kendine dönüp bir kez olsun nasıl hissettiğini sormadı. Zaten ne önemi vardı ki? Onun kaderi ondan önce gitmiş yerine oturmuştu.

 Ekmek yapmaya koyuldu. Vücudunun her tarafı acıyıp kanayabilirdi ama sanki ellerinde nasırdan bir koruma vardı. Milyonuncu kez yuvarladığı oklavayı hissetmiyor yalnızca görüyordu. Bir canlı değil, robottu artık. Elleri de bu robotun bir parçası… Dışarı çıktı, güneşe baktı. Zamanında insanların tapacak kadar hayran olduğu bu güneş, ona yalnızca ikindi vaktinin gelip gelmediği haberini veriyordu. Belki uzaya ilgi duyacaktı. Güneşten gelen yeni fotoğrafları heyecanla bekleyecek, uzay hakkında makaleler kaleme alacaktı. Fakat o henüz eline kalem bile almamıştı. Şimdi hiçbir duygusunun farkında değil. Belki de şair olacaktı, sanata âşık olacak kimsenin fark edemediği duygular hakkında yazacaktı.

On beş yaşında henüz okuma yazma bile öğrenmeden bir adama satıldı. O tüm bunları pazarlık bittikten sonra öğrendi. Henüz yüzünü görmediği, adını duymadığı bu adam onun ‘hayat arkadaşı’ olacaktı. Ona dayatılan her şeyi kabul etmek zorundaydı. Bir seçeneği olabileceği aklına dahi gelmiyordu. Hoş, o adam olmasa iki sokak ötedeki bir başka adamla evlenecek; kaderi bundan farklı olmayacaktı. Namusuna sahip çıkmıştı. Köyde, henüz onu bir erkekle çeşme kenarında sohbet ederken gören olmamıştı. Bu yüzden evlenmeye layık görüldü. Hatta biraz şanslı bile sayılırdı. Kocası kıraathanede oynadığı üç beş kuruşluk kumarı kazandığı günler onu dövmüyordu. Bir keresinde bir fistan bile almıştı ona. Kocası ne onun en çok sevdiği renkten haberdardı ne de aslında nasıl giyinmek istediğinden. Zaten bunu da seçme şansı hiç olmamıştı. Annesinin çeyizine koyduğu kumaşlardan, annesinin öğrettiği gibi elbiseler dikiyordu. Tüm bunlar yalnızca zorunluluktan ibaretti. O şanslı günlerinden birindeydi yine. Sofrayı eksiksiz kurmuştu. Artık sedir üzerine kurulup birkaç bardak çayla kendini ödüllendirebilirdi.

Gece karanlığı çöküp köy, çoğumuzun huzur olarak nitelendirebileceği öldürücü sessizliğe gömüldüğünde yatakları sermeye başladı. Hizmet ederek başladığı günü yine hizmet ederek bitiriyordu. Bu köyde günler çok çabuk, yaşamadan biterdi. Bugün de bitmişti onun için. Geceliğini giyerken aynada çarpık bacakları, kırık dökük saçları ile göz göze geldi. Ne kadar güzel ya da çirkin olduğuyla ilgilenmiyordu insanlar. Yalnıza kaç erkek çocuk doğurduğu, ne kadar güzel yemek yaptığı veya ne kadar çalışkan olduğu umurlarındaydı insanların. Bir kez olsun kadınlığını öğrenememişti. Yaşadığı istismarın, psikolojik şiddetin hatta fiziksel şiddetin bile farkında değildi. “Kol kırılır yen içinde kalır.” demişlerdi ona, o da öyle yaptı. Kırılan kolunun acısını görmezden geldi. Diğer kadınların yaşadığı hiçbir şeyi tecrübe edememişti. Dünyaya birden çok canlı getirmişti. Çoğu kadına mucize gibi gelen bu durum onun için sıradandı. Çocuğunun ismi bile ona sorulmamıştı. Kadın olmanın ne anlama geldiğini hiç ama hiç bilmiyordu. Bir adamı kendisine âşık etmenin zaferini yaşayamamıştı. Karnında aşktan kelebekler hiç uçmamıştı. Bir iltifat karşısında hiç yanakları kızarmamıştı. O bunların hiçbirini düşünmedi. Bir gece son kez olacak uykusuna daldı.

 İnsan, doğar, yaşar ve ölür. O doğmuştu ve ölmüştü de fakat yaşamayı teğet geçti. Ona yaşamayı öğretmemişlerdi. Onunla aynı kaderi paylaşan annesi de yaşamayı öğrenmeden öldü. Hatta onun da annesi… Bu virüs nesilden nesile aktarıldı. Kızı da onunla aynı kaderi paylaştı. İsmi yok bu kadının. Yaşadığı yer belirsiz. Tek bildiğimiz, kanımıza işlemiş bu coğrafya. Bu kadını aramak gereksiz,  kafanı nereye çevirsen işte orada Anadolu kadını.

Bir yorum

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: