Gündem

"12 dakikada oku"Merkez-Çevre Paradigması Işığında Türk Siyasal Yaşamının Değerlendirilmesi

Her toplumun bir merkezi ve çevresi olduğuna dair anlayış siyaset bilimi dünyasına Edward Shils tarafından kazandırılmıştır. Türkiye’de de modernleşme ile değişen sosyal ve siyasi ortamı pek çok akademisyen merkez-çevre bağlamında açıklamaya çalışmıştır. Şerif Mardin de Türkiye’de Toplum ve Siyaset adlı kitabındaki ‘Türk Siyasasını Açıklayabilecek Bir Anahtar: Merkez-Çevre İlişkileri’ bölümünde Türkiye’de yaşanan sosyal, siyasi değişmeyi bahsedilen anlayış ile tahlil edenlerdendir. Türk toplumunu merkez-çevre anlayışı ile inceleyen Şerif Mardin söz konusu anlayış ile yapılan tahlillerde toplumumuz hakkındaki en doğru sonuçlarına Türk devlet ve milletinin siyasal, sosyal tarihinin Batı tarihi ile karşılaştırıldığında ulaşılacağını söylemiştir. (Mardin, 2006).  Ona göre Batı’da ortaya çıkan ulus-devlet modeli, Osmanlı İmparatorluğu tarafından gerilemenin anlaşılması sonucunda rol model olarak alınmış ve merkez reformlarını bu yönde yapmaya başlamıştır. 

Batı’da ulus-devlet anlayışının doğurduğu merkezileşme anlayışı çevredeki sosyal gruplar ile anlaşılarak ve onlara da paylar verilerek sağlanmasına karşın Osmanlı’da merkezileşme ve modernleşme çabaları çoğunlukla çevre ile çatışma yaşanarak ilerlemiştir. Bu bakımdan Şerif Mardin’e göre Batı ile merkez-çevre anlayışı bağlamında pek çok karşıtlıkların bulunduğu da belirtilmiş olup bahsi geçen Osmanlı merkez-çevre çatışması aslında Türk siyasetinin de temelinde yatan ayrışmanın temel sebebidir. 

  Osmanlı modernleşmesi süresince ise, başlangıçta merkez ile çevre arasında bir sınır çizgisi olan din kurumu, modernleşme süresince merkezce uygulanan batıcı-laik reformlar sebebiyle, daha sonraları çevre ile yavaş yavaş bütünleşmiştir. Merkez-çevre ilişkisinin modernleşme süreciyle sancılı bir döneme girdiği Türkiye’de merkezin elinde tuttuğu iktidarın belirleyiciliği ve zoraki uygulamalara dayanan yönetimi, çevrenin merkezle olan irtibatını hak arayışından daha çok bir iktidar mücadelesi olarak şekillendirmiştir. Çevre, merkeze yerleşmek için kamu sisteminin dışında ve kamu sisteminin içerisinde farklı örgütlenme şekilleri kullanma eğiliminde olmuştur. Merkezin iktidar gücünü kullanan aktörlerin çevrenin sistem içi etkinlik alanını kısıtlama girişimleri, muhafazakar çevrenin ikili bir örgütleniş ve etkinlik içerisine girmesine sebep olmuştur. Merkezi iktidarı ele geçirmek anlayışına yönelen çevre bir taraftan siyasi parti, sendika, vakıf, dernek gibi oluşumlarla sistem dahilinde yapılanma ve etkinlik sürecine girerken öte yandan merkezin baskısı çevrenin bir kısmının uç noktalara evrilmesine ve gizli bir gündemle hareket etmesine zemin hazırlamıştır. 

1683 Viyana Kuşatması ve 1699 Karlofça Antlaşması sonrasında Avrupa karşısında gerileme sürecine giren Osmanlı’da padişahın iktidar ve meşruiyetinin kaynağı olan geleneksel kalıpların etkisi azalmaya başlamıştır. Kaybolan bu etkinin yerini siyasal erkler üzerinde tek başına etkili olmaya başlayan elit kamu bürokrasisi kendisini yeni meşru temellere dayandırmak suretiyle almaya başlamıştır. Yeni oluşan bu elit kamu bürokrasisi İhtilal-i Kebir’in yaydığı milliyetçilik, eşitlik vb. kavramların imparatorluğu parçalamasını engellemek için dönemsel olarak farklı politika anlayışları geliştirmeye gayret göstermiştir. (Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, 2018). Oluşan bu kamu bürokrasisi çalışmalarını sırasıyla Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ekseninde yürüterek devletin bekası için çalışmıştır. Devlet yönetimi Türk kamu yönetiminin genel ve tarihi bir özelliği ile zamanın şartları gereğince merkezileşme gayretleri göstermiştir. (Ortaylı, Türkiye Teşkilat ve İdare Tarihi, 2017). Yaşanan askeri başarısızlıklar sonrasındaki toprak kayıpları neticesinde Osmanlı sınırları içerisindeki Türk nüfus yoğunluğunun artışı ve milliyetçiliğin yükselişi doğal olarak Türkçülüğe dair politikalara yönelmeye ve Türkçülüğün önem kazanmasına sebep oldu. Avrupa medeniyeti karşısındaki nihai başarısızlığını kabullenen Osmanlı’nın kamu bürokrasisi bu yenilginin temel sebebi olarak padişah, devlet ve halk üzerinde baskı yarattığını düşündüğü dini etkilerin ilerleme için bir tehlike olduğunu düşünmüş ve bu sebeple laiklik anlayışını merkeze alan bir siyaset geliştirmiştir. Osmanlı’nın son dönemlerinde merkezi sahiplenen Türkçü, laik ve sıkı merkeziyetçi kamu bürokrasisi, yeni rejimin kurulmasında etkin bir rol üstlenmiştir. (Karpat, 2010). Kurulmaya çalışılan bu yeni yönetim sistemi Türk milliyetçiliği ile laiklik üzerinden kurgulanmaya çalışılmıştır. Bu durum merkezin değerleri üzerinden yeni bir toplum-ulus-yaratılma sürecini de beraberinde getirmiştir. 

1923 sonrası ilk aşamada da cumhuriyet rejiminin kurum, anlayış ve değerlerinin halka aktarılması için ideoloji ve kurumsal aygıtlar sistemli bir biçimde kullanılmıştır. Cumhuriyetin yaratmayı amaçladığı toplum tipini yaratmanın vakit alacağının farkında olan kamu bürokrasisi öncelikle merkez iktidarı sağlamlaştırmayı ve bu iktidarı çevreye karşı korumayı istemiştir. Kamu bürokrasisini elinde tutan kesimin Osmanlı’nın acı tecrübesiyle hassaslaşması neticesinde bürokratik mekanizma olabildiğince güçlendirilmiş; merkezin kararlarını ve devrim kanunlarını çevreye karşı sert bir biçimde uygulamıştır. Bu uygulamalar siyasal bir ayrışmaya sebep olmuş ve merkez-çevre arasındaki uçurumun derinleşmesine katkıda bulunmuştur. Geneli dini duyarlılığa sahip çevre, tekçi ve laik yapılar kurmak isteyen merkezi baskıcı olarak anlamlandırmış ve buna göre konum almıştır. Merkezi seçkinci kamu bürokrasisi o dönemde her ne kadar istemese de, iç ve dış dinamiklerin hızlıca değişmesi sonucunda, devletin yararı açısından bazı değişimlerin yapılması gerektiğini anlamıştır. Terakkiperver Parti ile Serbest Parti denemelerine rağmen çok partili hayata ancak 1940’lı yılların ortalarında Demokrat Parti’nin kuruluşuyla geçilebilmiştir. Genellikle merkez içinde, merkez ile aynı görüşlere sahip lakin merkezdeki imkanları tam anlamıyla kullanamayan bir kesim tarafından kurulan parti olarak tanımlanan DP, merkez kitlesinin temsilcisi sayılan CHP içerisinde ilk başlarda fazla önemsenmese de zamanla bir irkilme yarattığı söylenebilir. DP’nin kuruluşu sonrasında CHP’den baskı gördüğünü, politikalarının yanlış olduğunu düşünen çevresel etmenler hızla yeni kurulan partiye destek vermeye başladılar. Gücünü çevreden alan DP iktidarı seçimler sonrasında iktidarı CHP’den ele alarak Türkiye’deki merkez-çevre ilişkisinin de farklı bir boyuta girmesine sebep olmuştur. DP iktidarının kendisini iktidara getirenlerin çevresel etmenler olduğunu unutmadan çevreye kulak vererek politikalar belirlemesi de bürokratik merkez kitleyi rahatsız etmeye yetmiştir. Bunun haricinde DP’nin de bürokrasi ve silahlı kuvvetlere karşı vurduğu darbeler cezalandırmayı andırıyor, merkez kadrolarının gerginliğini arttırıyordu. 

Milli Birlik Komitesi’nin yapmış olduğu 1960 askeri darbesi sonrasında, yapılan yargılamalar sonucunda DP lağvedildi; Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu idam edildi, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ise yaşı sebebiyle hapis cezasına çarptırıldı. (Zürcher, 2018). İhtilalcilerin bu girişimi cumhuriyet rejimine ve kötüye giden ekonomiye bir başkaldırı gibi gösterilmek istenilse de aslında bu darbe merkezin, çevrenin kurduğu yeni statükoyu hazmedemeyip eski bürokratik ve askeri merkezcilerin tekrardan ülke idaresini ele alma isteğinin bir tezahürüydü. Celal Bayar 1924 ve 1961 Anayasalarını karşılaştırarak iki anayasa arasında, daha önceleri Kemalist ideolojide biricik hükümranlık kaynağı olarak ortaya çıkan ‘Türk Milleti’nin yanına bürokrasinin ve aydınların anayasallık kazandırılmasından başka bir şey olmadığını belirtiyordu. (Mardin, 2006).

DP tecrübesi ile merkez, çevrenin oyları ile meclise giren ve onların talepleri doğrultusunda merkezdeki söz hakkını genişletme gayesinde olan çevre tabanlı partilere yönelik merkezde ve çevrede kısıtlayıcı sistemler kurma ihtiyacı hissetti. Merkez, ayrıca sol parti ve gruplara karşı çevrenin çoğunluğunu oluşturan muhafazakar kitleyi de bir denge unsuru olarak kullanmaya başladı. Bu sebeple o dönemdeki, gücünü çevreden alan partiler etki alanlarını çok genişletememiştir. 1970’li yıllara geldiğimizdeyse, kurulan Milli Nizam Partisi tabanı çevreye dayanması ve bastırılan çevrenin bu yöne kayabilme ihtimalinin yüksek oluşu merkez bürokrasisinin tepkisini çekmiştir. Milli Nizam Partisi her ne kadar 12 Mart 1971 Muhtırası sonrasında 20 Mayıs 1971 tarihinde çalışmalarına son verse de ardılı olan Milli Selamet Partisi ile Refah Partisi temsilcisi olduğu çevre tabanının istek ve arzularını gerçekleştirmek için siyasi arenada kendini uzun yıllar göstermeye devam etmiştir. 

1979 Petrol Krizi sonrasında ABD’de Reagan, Birleşik Krallıkta Thatcher hükümetlerinin neo-liberal politikalarını ilan etmesi Türkiye’de de 24 Ocak Kararlarını; yurt içindeki siyasi gerginlik ve kaos ortamı ise 12 Eylül 1980 darbesini ortaya çıkarmıştır. (Eğilmez, 2018). Yani hem iç hem de dış dinamikler değişmeye başlamış bu da sosyal ve siyasi hayatımıza yeni bir yön vermeye başlamıştır. Serbest piyasa koşullarının oluşumunu amaçlayan 24 Ocak kararları ve bu kararların uygulanabileceği siyasal istikrar ortamını hazırlayan 12 Eylül darbesi toplumun birçok kesimini politikadan uzak hale getirmiştir. (Tuncel & Gündoğmuş, 2012). Anayasanın ilanı sonrasındaki seçimleri, merkezin tepkilerine rağmen çevre tabanlı bir parti olan Anavatan Partisi kazanmıştır. Partide her kesimden insanın bulunmasına karşın parti genel anlamda arkasını Türkiye’deki muhafazakar kitleye dayamıştır. ANAP’ın Türk siyasetine en büyük etkisiyse 24 Ocak kararlarının da etkisiyle liberal politikalar gütmüş olmasıdır. Bu tür ekonomik politikalar ise çevrenin kalkınmasına sebep olmuştur. Çevrenin kalkınması ise ilerde bu kesimin siyasette daha güçlü bir aktör olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Her zaman olduğu gibi 1990’lı yıllarda da koalisyon hükümetleri siyasi ve ekonomik istikrarsızlığa neden olmuştur. Oluşan siyasi istikrarsızlık ise merkezi kadroya yaramış; yetkilerini olduğunca genişletmiştir. İşte bu dönemde, 1996 yılında Refah Partisi’nin koalisyon olduğu dönemde, merkez tarafından çevrenin en tehlikeli oluşumu olarak görülen RP’ye baskılar yoğunlaştırılmıştır. 28 Şubat post-modern darbesinin ardında da Necmettin Erbakan koalisyondan çekildiğini açıklamıştır. Ayrıca 28 Şubat döneminin çevredeki mağdurlarının merkeze olan bakışını daha da olumsuz hale gelmiştir.

Şüphesiz 18 yıldır Türk siyasetin gündem belirleyicisi olan Adalet ve Kalkınma Partisi, kendiliğinden ortaya çıkmış sıradan bir parti değildir. Türkiye siyasetinde 35 yıldır merkez ile mücadele halinde olan bir dizi İslami hareketin içinde doğmuş, gelişmiş ve evrime uğramış tecrübeli bir kadroya sahiptir. AKP’yi Türk siyaseti açısından özel kılan şey ise birbirinin ardılı olan İslamcı dört partiden farklı olarak, Necmettin Erbakan’ın daha uçlardaki, geleneksel siyasi anlayışından sıyrılarak merkezle olan mücadelesini daha risksiz sürdürme şansını yakalamış olması, daha ılımlı bir İslam anlayışı ile kitle partisi haline gelmesi ve ‘muhafazakar-demokrat’ görünümlü parti olmasıdır. 1980’li yıllarda TSK’nin radikal sol grupların bastırılabilmesi için dinsel ve vatansever bir kimlik oluşturulmasına yönelik projelerinin, çevrede yer alan İslamcı kitle açısından, etki alanlarının genişletebilmesi için bir fırsat  olduğu açıkça görülmektedir. Aynı dönemleri incelediğimizde  ülkemizde İslam konulu kitapların, Arap klasiklerinin, yeni dini gazete ve dergilerin, dini medya kuruluşlarının arttığını ve bu kanallar ile İslamcı kitlenin çevre üzerinde popülerliğini arttırdığını söyleyebiliriz. (Fuller, 2017). 28 Şubat sürecinin İslamcı çevre içerisinde yarattığı tedirginlik Erbakan takipçisi olan parti içi daha genç ve daha liberal İslamcı reformcuların AKP’yi kurmasını sağlamış; Erbakan’ın çevresinde kalan daha yaşlı ve daha radikal isimler ise Saadet Partisini kurarak siyasetlerine devam etmiş, merkeze karşı etkilerini arttırmanın farklı yollarını denemişlerdir. 

 2002 seçimlerinde iktidara gelen AKP ilk dönemlerinde 28 Şubat tecrübesi ve de korkusu ile merkez bürokratik kadrosu ile dengeli ve temkinli bir ilişki sürdürmeye çalışmıştır. 2007’ye kadar bu tavırları devam eden AKP iktidarının merkez içindeki konumu 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile değişmeye başlamıştır. 2007 yılına kadar AKP, her ne kadar merkez içinde yer alsa da merkez ile kendini özdeşleştirememişti. 2007 sonrasında partilerinin bir milletvekili olan Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi sonrasında bu durum da parti açısından aşılmıştır. (Vergin, 2007). 

2017 Anayasa Referandumu sonrası 9 Temmuz 2018’de uygulamaya geçen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile çevrenin merkez içindeki ve karşısındaki konumu en güçlü halini almıştır.

KAYNAKÇA


Eğilmez, M. (2018). Değişim Sürecinde Türkiye. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Fuller, G. E. (2017). Yeni Türkiye Cumhuriyeti. Ankara: Eksi Kitaplar. 

Karpat, H. K. (2010). Türk Demokrasi Tarihi. İstanbul: Timaş Yayınları.

Mardin, Ş. (2006). Türkiye’de Toplum ve Siyaset, Makaleler 1. İstanbul: İletişim Yayınları.

Ortaylı, İ. (2017). Türkiye Teşkilat ve İdare Tarihi. Ankara: Cedit Neşriyat.

Ortaylı, İ. (2018). İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı. İstanbul: Kronik Kitap.

Tuncel, G., & Gündoğmuş, B. (2012). Türkiye Siyasetinde Merkez-Çevrenin Dönüşümü ve Geleneksel Merkezin Konumlanma Sorunu. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 137-158.

Vergin, N. (2007). Merkeze Talip Bir Partinin Önlenemez Yükselişi. Türkiye Günlüğü, 66-76.

Zürcher, E. J. (2018). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları.

Bir Cevap Yazın