Gündem

"5 dakikada oku"İnsan Haklarının Kıyısındaki Özneler: Mülteciler

Birey ile devlet arasındaki en temel bağ “vatandaşlık bağı”dır. Bu bağın kaybedilmiş olması bireyi vatansız, kimliksiz, dolayısıyla korumasız bir insan haline getirir. Burada artık insanın kaderini belirleyen aktörler, uluslararası düzenlemeler ve ülkelerin göç politikalarıdır. Göç, insan hakları anlamında modern bir olgudur. Dolayısıyla göç, mülteci, sığınmacı gibi kavramların yasal düzenlemelerle tanımlanması da yeni bir durumdur. Üstelik birbirinden farklı anlamlara sahiptirler. Örneğin; sığınmacı, savaş ve dini farklılıkların yarattığı zorluklar gibi sebeplerle en temel hakları ihlal edilen ve kendi yurtlarından ayrılarak başka bir devletten geçici koruma talep etmek zorunda kalan insanlara denirken, mültecilik özel bir statüdür. Mülteci sayılabilmek için, zorunlu olarak ülkesinden ayrılan vatandaşların, mensubu oldukları  devletin hem Avrupa Konseyi’ne taraf bir devlet olması hem de mülteci talebiyle başvurulan devletin aynı konseye taraf olması gerekmektedir. Karşılıklı iki devlet de konsey üyesi değilse verilen statü” mülteci” olarak adlandırılamamaktadır. Göç ise daha geniş bir kavram olarak daha çok ekonomik nedenlerle mekân değiştirme durumudur. Kendi yurdundan ayrılmak zorunda olan insanlara böyle farklı isimlendirmeler yapılmasındaki amaç; siyasi olarak devletlerin ulus-devlet kimliklerini koruma politikasının bir sonucudur. Özellikle mülteci için Avrupa Konsey üyesi olma şartının getirilmiş olması, uluslararası hareketliliği engellemek isteğidir.

Türkiye gibi transit konumunda olan ülkeler için durum biraz daha hassas olup iç ve dış politikasında ayrı ayrı önem arz etmektedir. Ülke vatandaşları için tehlike olarak görülen mülteciler, çoğu zaman dışlama, hakaret ve nefret söylemleriyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Mülteciler; mülteciye ev kiralamama, iş vermeme, sağlık kuruluşlarından yararlanma hakkı tanımama ya da tanınsa bile uygulamada ikinci sınıf vatandaş durumuna getirme gibi sosyal ve ekonomik engellerle karşılaşmaktadırlar. (İkinci sınıf vatandaş: vatandaşlığı ve hukuken güvenceye alınmış hakları bulunmasına karşın devlet tarafından sistematik olarak ayrımcılığa uğrayan kişidir) Bu sebeple ülke içinde yapılan yasal düzenlemeler geniş kapsamda değerlendirilmelidir. Bu durum sadece Türkiye için değil bütün devletler için bir zorunluluk olmalıdır, çünkü mülteci ve göç akını bitebilecek bir olgu değildir. Dünya insan hareketliliğinin sürekli olduğu bir yerdir. Mültecilerin sorunları sadece ülkeye kabul edilme, barınacak yer bulma gibi temel ihtiyaçlar karşılanarak çözüme kavuşamaz. Sadece yaşam hakkının verilmiş olması da insan hakları için yeterli değildir. Yaşam hakkına ilave olarak, sağlıklı ve düzenli hayat şartları sağlanmalı, okul çağında olan çocuklar için eğitim imkanı sunulmalı, sağlık hizmeti de diğer vatandaşlar ile aralarında ayrım yapılmaksızın verilmelidir. Eğitim konusunda geniş anlamda düzenlemeler yapılmalı bütün mülteciler için” dil sorunu” ele alınmalı onlara günlük hayatlarında kolaylıklar sağlanmalıdır.

Türkiye kendisinden sığınma talep eden kişilere genellikle sığınma hakkı vermektedir. Ancak bunun düzensiz ve kontrolsüz şekilde yapılıyor olması, ülke içinde ayrımcı muameleye neden olup kendi vatandaşları nezdinde kabul edilmeme ve düşmanca tavırlara sebebiyet vermektedir. Son yıllarda Suriye’den gelenlerin sayısının fazla olması, ülke içinde neredeyse her şehirde karşılaşılıyor olması, vatandaşların kendilerine sağlanamayan hakların onlara sağlandığını düşünüyor olmaları, ırkçı söylemlere neden olmuş durumdadır. Ülke vatandaşlarının kendilerine iş imkanı verilmezken, bu imkanın Suriyelilere verildiğini düşünmeleri ya da sosyal devlet olmanın gerektirdiği yükümlülüklerden yararlanmada kendilerini ikinci plana atılmış olarak görmeleri, güvenlik tehdidini de beraberinde getirmektedir.

Yaşam hakkı gibi en temel hakka bile sahip olamayan kişilerin, yaşadığı hak ihlallerinin boyutunu belirlemek güçtür ve sadece yaşam hakkı verilerek koruduğunu zannetmek büyük yanılgıdır. Mültecilerin gittikleri ülkelerde “yabancı, istenmeyen insan, terörist, hırsız” gibi suçlamalara maruz kalmaları, onları huzurlu ve güvenli bir yaşamdan uzaklaştırarak yalnızlaşmaya itmiştir ve durum beraberinde onların psikolojik sorunlar yaşamalarına sebebiyet vermiştir. Bu sebeple de hiçbir siyasal düzenleme ülke toprakları sınırlarında yaşayan insanların sosyolojik ve psikolojik durumundan bağımsız olarak ele alınmamalıdır.

Etkin devlet politikalarının olmayışı, hak mağduriyetlerine maruz bırakılma, dışlanma, aşağılanma, yeniden göç etmeye zorlanma, ırkçı uygulamalara ve insan dışı muamelelere maruz kalma ne yazık ki mülteci ve sığınmacıların ortak sorunları olmuştur. Ayrıca bu insanların göç ettikleri ülkelerde ikamet etme sürelerinin uzaması, yaşam koşullarının gün geçtikçe zor hale gelmesi, onları terör örgütlerinin potansiyel elemanları haline getirme riskini de taşımaktadır. Hukuki düzenlemelerin uygulanmasını kolaylaştırmak için ülke vatandaşları, göçmen ve mülteci konularında bilgilendirilmeli, karşılıklı olarak uyum süreci yaşanmalıdır. Unutulmamalıdır ki, ev sahibi konumundaki vatandaşlar ne kadar fazla insani muamele gösterirlerse o kadar da barışçıl bir karşılık göreceklerdir. Aksi takdirde kendi ülkelerinde yaşamaları tehlikeli olduğu için bu insanları ülkesine kabul edip, daha sonra onları sokaklara terk ederek savunmasız bırakmak, göç politikası olmadığı gibi insan hakkı ihlallerinin de artacağının göstergesidir.

Bir Cevap Yazın