Edebiyat

"3 dakikada oku"Ölüm Hükmü


Uyuyup tekrar uyuyacağız, uyanmanın mümkün olmadığı sabahlarda bile hayra yoracağız kim bilir geceden kalan kurumuş bir çift gözyaşını. Kimsesiz sabahlara meftun olacağız belki, köşedeki adam gibi. Halini hatırını sormak kimin haddine şu dönen dünyanın. Kimsesizliğin ardından koşan bir bilinmez karanlık kuyularda, adlarımız silinecek duvarlardan, sahipsiz mezarlara gömülecek seslerimiz. Kaybolup gideceğiz şu dünyadan, o dönmeye devam edecek. Bir yenilik mi o zaman; ölüp giden bedenlerin ardından, doğanlarla yenilik bayramları kutsanırken ölüm tarihlerini çöpe mi atacağız? Neden? Mutluluksa cevabı en içten gülmelerle peşini mi bırakacağız soruların? Onca soru işareti kafamda dolanıp giderken günlerin arasında savrulan şahsiyetimin zihnini toprağa mı atacağız? Ayrılık türküsünü dinlerken dilinden, kirpiklerimin arasına sakladığım gözyaşlarımı sokağın bir köşesine mi atacağız? Cümleleri sana uzanan mektupların, günlüklerin yanan ateşindeki sesini bir hiçe mi meftun edeceğiz? Her insanın kefenin yanına ‘en uzun gecelerini’ nakışlayıp toprağın altına saklayıp ardından dua etmek ile ne yapacağız? Sadece Tanrı mı bilsin diye en çaresiz günlerimizi ardımıza saklayıp yürüyeceğiz sokaklarda… Oysa bir Ekim gecesi fısıldadım sana yaşamın döngüsünü. Kalp ile yüreğin farklı damarlardan olduğunu gözlerinin önüne serdim. Sandım ki gözler kenetlendi o büyülü dünyaya, nefesin çok yaşanası günlere. Bir fincanın arkasında narin ellerinin, nereden bilebilirdim ki bir kefeni çoktan diktiğini. Nasipmiş ya, bir yaz akşamı boylu boyunca uzanan saf beyazın yüreğime biçildiği. Kaçışan gözlerinden öte yol yok, anladım. Anladım ki bir yaz akşamı fütursuzca atılıverildiğinde üzerime bembeyaz kumaşın. Nefesini son kez saklamak istemiştim, o yaz akşamı Azrail’e tutulduğunda gözlerimin. Bilenler çokmuş, bana söylemediler; toprak nefes tutmazmış. Kaldı ki ömrüm, narin ellerine bakan bir umarsız nefesmiş. Bir eylül akşamı kanamış yaralarım, öksürüğe tutulmuşum çoktan sözlerini duyunca kulaklarım. Beni takip eden bir doktor varmış, güneş vurdu mu ortaya çıkan. Tütüne boyun eğen günlerimin sonunda uslanmazsın dermiş, duyan yok. Seni aradığım geceler sokak sokak adıma deli denilmiş, haberim yok. Şimdi çıksam şu sokağa, cebimde yüzlerce soru işaretiyle bir bir hesap sorsam ömrüme uğrayana, hak mı derler bir makbere yakıştırmana? Oysa beraber okumuştuk, yüzyıllardır rüzgarlarla uçuşan o türküyü: “Canı seven veli değildir, canı terk eden deli değildir.” Canı bir edip canana katmak akıl işi değil de makbere deliyi sükûn etmek velilik midir? Ona sorsam asmalı her yerinden yağlı bir urganla sükuneti, şimdi sana soruyorum sayfalarca yanan kağıtların ardından, yolunun yolcusunu umarsızlığa sürüklemek bir çift mutluluk mu gözlerinin içinde? Bir geceyi bir sabaha bağlamak nefeslerin arasında mutluluk gözyaşı mı? Kapanmayan yaraların ertesi gününde önüne çıkan birkaç saç telinin hatırası ardından soluk soluğa nefes mi bu mutluluk? Onlar* söyledi ben bilmezmişim. Lakin ne olduysa bir seher vakti, bir ölü katiline nasıl bakarsa son kez öylece baktım fotoğrafına. Bir iç çektim, duraksadım aniden, mutluluk(!) gözyaşları elimde sebepsiz ölüme mahkûm oldum. Yok makberimde okunan dualar, bana nasipmiş ölümün sessizliği ve kimsesizliği. Bana nasipmiş mütemadiyen kıvranan heyecanların yitikliği ve sona erişi, bana nasipmiş ölümün en duyulmayanı, en yalnızı. Kimsesiz mezarların bir kenarında, kapkaranlık gecelerin fısıltısında kalbimi arıyorum şimdi, duyan gören yok.

Bir yorum

  • Didem Bayram

    “Bir yenilik mi o zaman; ölüp giden bedenlerin ardından, doğanlarla yenilik bayramları kutsanırken ölüm tarihlerini çöpe mi atacağız?” 👌muhteşem yorum, kalemine sağlık 🌼

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: