Edebiyat,  Şiir

"18 dakikada oku"Nedîm ve Çağatay Lehçesiyle Yazdığı Gazeli

Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları

1. Giriş

NEDÎM
(1680/81-1730)

İstanbul’da doğan şair “Nedîm”in asıl adı Ahmed’dir. ‘On ikinci karn-ı hicrînin en dikkate lâyık sîmâsı ve bütün eski edebiyatın en parlak ve mümtâz şâirlerinden biri olan Nedîm Ahmed Efendi aslen İstanbulludur. Pederi Sultan İbrâhim ihtilâlinde katledilen Mülâkkab Muslihiddin oğlu kuzâttan Mehmed Efendi’dir.’ (Dilmen, 2020: 189) Mülâkkabzâde olarak anılır. Vakti zamanında iyi bir tahsilât görmüş, muhtelif medreselerde müderrislik yapmış ve bilâhare şiire yönelmiştir. Arapça ve Farsçayı son derece iyi bilmektedir. ‘Dönemin sadrazamı Şehit Ali Paşa’ya kasideler sunmuş ancak Paşa’dan beklediği ilgi ve yardımı görememiştir.’ (Mengi, 2018: 233) Ali Paşa’nın Petervaradin Harbi’nde şehit düşmesi sonucu, bu sefer de, sadrazamlık pâyesiyle yerine gelen İbrahim Paşa’ya kaside ve çeşitli yazılar sunmuştur. İbrahim Paşa Nedîm’i çok beğenerek himâyesi altına almış ve onu kendisine yakın olması için ‘hâfız-ı kütüb’ü yapmıştır. Binâenâleyh İbrahim Paşa, Nedîm’i dönemin padişahı III. Ahmed’e takdir ve takdim etmiştir. Lâle Devri olarak adlandırılan bu devir Nedîm’in en verimli ve en velut olduğu bir zaman dilimidir. Şairlik ve hâfız-ı kütüplük gibi mesleklerinin yanı sıra, sadrazam İbrahim Paşa’nın oluşturduğu birçok tercüme heyetlerinde vazife almış ve hepsini lâyıkıyla yerine getirmiştir. Bu komisyonlardaki üyelerden birisi olan şair İzzet Ali Paşa ile yakın bir dostluk kurmuştur.

Ölümü hakkında tezkirelerde zikredilen malûmatlara göre iki rivayet söz konusudur. Birincisi Râmiz Tezkiresi’dir. Râmiz’e göre Patrona Halil isyanının patlak vermesi sonucu Nedîm, illet-i vehîme’ye (korku hastalığına) tutularak can vermiştir.

İkinci malûmat Süleyman Sadeddin Efendi’nin Mecelletü’n-Nisâb adlı eserinde aktardığına nazaran, isyan esnasında, devlet erkânına yakın kişilerin evlerinin yağmalanarak idam edilmesi rivayetidir. Nedîm de İbrahim Paşa ve maiyeti çemberinde yer aldığından müthiş bir korkuya kapılmış, isyancıların azılı ellerinden kaçmak istemiş ve damdan dama atlayıp kaçmaya çalışırken düşerek ölmüştür. Bizce, her iki malûmat da Nedîm’in şahsî hususiyetlerini yansıtması bakımından itimada lâyıktır. Zira Nedîm zevk ve eğlence hayatına, ayş u işrete düşkün bir şairdi. Hayatında her şey yolunda giderken birdenbire ayaklanmanın baş göstermesi, Nedîm’in böyle bir korkuya kapılıp kaçmaya çalışması elzem ve kuvvetle muhtemel bir hadisedir. Hiç değilse Patrona Halil ayaklanmasından dolayı vefat ettiği gerçeği onun hakkında sahip olduğumuz malûmatlar dâhilinde yer almaktadır.

Nerede olduğu tam olarak bilinmese de, Üsküdar yakınlarındaki bir mezarlıkta medfun olduğu rivayeti birçok ilmî araştırmacı tarafından ifade edilmektedir.

2. Eserleri

Dîvân: Eserin ilk baskısı Mısır (Bulak)’ta yapılmıştır. Hangi tarihte yapıldığı edebiyat araştırmaları camiası tarafından henüz belirlenmiş değildir. İkinci baskı İstanbul’da, eski harflerle, eksiksiz ve tam bir şekilde Halil Nihad Boztepe tarafından yapılmıştır. Lâtin harflere aktarılmış yeni baskısını ise Abdülbâki Gölpınarlı gerçekleştirmiştir. Bu baskıda iki ön söz vardır. Biri Ord. Prof. Dr. Köprülüzâde Mehmed Fuad’ın, diğeri tarihçi Ahmet Refik Altınay’ındır. Eserde çok sayıda gazel, kaside ve şarkı vardır. Ayrıca hece ölçüsüyle, sade ve anlaşılır bir dille yazılmış türkü de yer almaktadır. En önemlisi, çalışmamızın asıl konusunu teşkil eden Doğu Türkçesi ile yazılmış bir gazelin varlığıdır.

Aynî Tarihi Tercümesi: Nedîm’in başlı başına müstakil bir eseri olmayıp, sadrazam İbrahim Paşa’nın kurduğu tercüme heyetinin Arapçadan Türkçeye çevirdiği 24 ciltlik bir İslâm tarihidir. Nedîm eserin bir kısmını Türkçeye aktarmıştır. Bu kurulda şair İzzet Ali Paşa da görev almış ve Nedîm ile birlikte çalışmıştır.

Mülemmâ Dilekçe: Şairin Şehit Ali Paşa’ya yazdığı Arapça-Farsça bir dilekçedir. Nedîm bu dilekçede paşadan medreseye tayin olunmak istemektedir.

Nigâr-nâme: İzzet Ali Paşa’nın lâtife yollu yazdığı mektuba, Nedîm’in yine lâtife yollu cevap verdiği mensur bir mektuptur. İzzet Ali Paşa mektupta Nedîm’in sevgilisi ‘Nigâr’ın ağzından konuşmuştur.

3. Gazel (Orijinal Metin)

1   Barıp kûyıŋga yıglamak tiledim bir sadâ tartıp

    Yügürdi min sarı ol gamze tîg-ı sürme-sâ tartıp

Alıp tîgıŋgı ilge saçı zırhın salmış arhaya

    Miniŋ kasdımga kilmiş üç toluk câm-ı safâ tartıp

3   Uşol âhû közin kılmag üçün kıymac üze kıymac

     Salar dünbâle nahvet sürmesin ol pür-cefâ tartıp

4   Ser-i kûyuŋga barmak ihtiyârım barlatır sanmaŋ

     Köŋülni iltürür kuvvet bile zülf-i dü-tâ tartıp

5   Nevâyî rûhı kilkindin Nedîmâ köp tapar lezzet

     Terennüm eylegeç ni yaŋlı ün salıp nevâ tartıp

4. Şiirin Günümüz Türkçesine Aktarımı ve Edebî Yönden İncelenmesi

1   ‘Senin mahallene gelip bir âh çekerek ağlamak istedim. Fakat o yan bakışların, sürmeye benzeyen kılıcını çekip bana (doğru) geldi.’

Şair, sevgilisinin mahallesinde küçük bir cevelana çıkmıştır. Sevgilisinin evinin önünden geçerken vuslat iştiyakıyla yanan yüreğinin acısına dayanamamış, sabredememiş ve en nihayetinde uzun soluklu bir ‘âh’ çektikten sonra ağlamayı arzulamıştır. Fakat sevgili heybetli vücudu, servi boyuyla ve gamzesiyle birdenbire âşığının karşısında belirivermiştir. ‘Süzgün bakış, sevgilinin süzgün veya mânâlı bakışı. Dîvân şiirinde sevgilinin bakışı gamzeyi doğurur ve bu gamzede binlerce anlam vardır. (Pala, 2020: 162) Âşık, yani şair, bu ihtimali hesaba katmadığından mütevellit hüsrana gark olmuş ve ye’ise kapılmıştır.

Zira âşık sevgilisinin ayağına gider. Kısa bir an dahi olsa onu uzaktan uzağa seyretmek, ta oradan kokusunu hissetmek ister. Zalim, bedbin, sitemkâr sevgili âşığı eli boş çevirmekle kalmamış bir de kılıç çekmiştir. Beyitte sevgiliye eli silahlı bir asker imajı yüklenmiştir. Ve böylece sevgili kirpik oklarını yaralı ve biçare âşığa dikmiş, kendisine karşı atılımda bulunmasına engel olmuştur. Âşık ise, korkmuş ve hayıflanmıştır. Sevgilisi ona yüz vermediği için kalbi, kanadı kırılmıştır. Ne yapacağını bilmez bir hâlde, boynu bükük, geldiği yere avdet etmek mecburiyetinde kalmıştır.

2      ‘Kılıcı eline alıp, zırhtan saçını arkaya bırakmış ve üç dolu mutluluk kadehi çekerek beni öldürmeye gelmiş.’

Sevgili, âşığı yeterince iyi korkutamadığını hayale getirmiş olduğundan, âşığın canına kast etmek istemiştir. Sevgilinin saçları, simsiyah olması hasebiyle kalın ve çelikten bir zırha benzetilmiştir. Saçlarını arkaya salmasının sebebi ise, karşısında âciz bir mahlûkun olmasıdır. Zira âşık kimseyle mücadele edecek, cebelleşecek durumda değildir. Her gün ölüp ölüp dirilmekte, her geçen biraz daha; biraz daha zayıflamaktadır. Şu hâlde sevgili için tehlike teşkil eden bir mesele bahis mevzusu olmadığından, oldukça rahat davranmak hususunda bir beis görmeyip zırhını arkasına alır ve âşığın üzerine bir cellat kararlılığıyla rahatça yürür.

Sevgili, mutluluk kadehini içerek âşıkla dalga geçmekte, onu hafife almaktadır. Zira âşığa, uyuşturucu madde taşıyan her türlü gıda ve besin onu muayene eden hekimler tarafından yasaklanmıştır. Asla içmemesi için defalarca tembih ve ikaz edilmiştir. Bu sayede sevgili, âşığın düşkünlüğünden feyz ve cesaret alarak kadehten şarap içmiş ve tüm gücünü toparlayarak âşığa karşı son derece cüretkâr bir atak yapmıştır.

3      ‘İşte o ahuya benzeyen, çok cefa veren sevgili, gözünü keskinleştirmek için; kibir sürmesini böylelikle gözünün ucuna sürer.

Dîvân şiirinde sevgilinin şahsî unsurlarından birisi de, haddinden fazla kibirli olması ve âşığına, hatta zaman zaman gizlice koynuna aldığı rakibe dahi burnunun ucuyla tepeden bakmasıdır. Bu, klâsik şiirdeki sevgili tipinin umumî bir tablosu mahiyetinde olup âşıkların en çok sitem ettiği, şikâyette bulunduğu mevzuların başında gelir. Her ne kadar ağlayıp yakarsalar da, aslında, öyle olmadıkları gözle görülen esaslı bir hakikattir. Sevgilinin vaslına muhtaç oldukları gibi ondan kötülük görmeye, dışlanmaya, kapı önlerinden kovulmaya da ihtiyaçları vardır. Aksi takdirde, âşık kendisine başka bir sevgili arayacak olur ki, tekmil umudu yerin beş kat dibine girer. Âşığın, sevgili bulmak amacıyla çıktığı her çimen seyrinde yeni birinden iltifat alması, kaş göz ucuyla kendisine işaret edilmesi gayet zor ve imkân dairesinin epey uzağındadır.

Beyitte âşık, az evvel izahını yaptığımız duruma değinmekte ve böylece klâsik Türk şiirinde sevgilinin rolünü ve ehemmiyetini bir kez daha anlatmaktadır. Bu beyit, gazelin anlam dünyası içerisinde en güzel bütünlüğü vücuda getiren beyit olmakla beraber, aynı zamanda sevgiliyi hırs ve ihtiras düşkünü bir şahsiyet gibi de ifade etmektedir.

Şair, teşbîh-i belîğ vasıtasıyla beytin mânâ ve muhtevasını güçlendirmiştir. (Sevgili baştan ayağa cefakâr bir ahuya teşbîh olunmuştur.)

4    ‘Senin mahallenin başına varmak, zannetme ki benim arzu ve emellerim doğrultusunda gerçekleşiyor… Hayır, bunda benim seçim yapmak gibi bir özgürlüğüm yoktur. Sevgilinin iki büklüm saçı gönlümü zorla oraya sürükler.

Âşık ne yaptığını bilmemekte ve kendinde değildir. Hayatın dizginlerini elinden kaçırmıştır. Yaptığı bir şeyi isteyerek yapmamaktadır. Hadiseler onun kontrolünden çıkıp gayriihtiyarî bir şekilde cereyan etmektedir.

Evde bir an bile duramadığından, birinci beyitte izahını yaptığımız gibi kalkıp sevgilinin mahallesine gider. Fakat bu defa sevgili ortalıkta görünmemektedir. Âşığın burada anlatmaya çalıştığı, daha çok sevgilinin ikâmet ettiği semte niçin geldiği sorusu üzerine verdiği cevaptır. Okuyucuya seslenerek şöyle diyor: ‘Ben kendimde değilim. Hatalı bir davranış yaparsam kusurumu mazur görün, telâşlanmayın. Vefasız sevgili beni reddetti ama ben yine de oraya gitmekten kendimi alıkoyamıyorum.’

Beyitte Fuzûlî’nin tesiri görülmektedir. Nedîm de tıpkı Fuzûlî gibi tesadüf eseri hayatına devam etmeye çabalamaktadır. Âdeta bize şu beyti çağrıştırıyor:

Öyle ser-mestem ki idrâk etmezem dünyâ nedür

Men kimem sâkî olan kimdür mey ü sahbâ nedür

‘Öyle sarhoşum ki dünyanın ne olduğunu anlamaya dermanım kalmadı. Kim olduğumu, sâki diye kimlere dendiğini, içkinin ve şarabın ne olduğunu bile bilmiyorum.’

Lâkin burada ufak bir ayrım yapmak icap eder. Fuzûlî, her ne kadar bir tekke şairi olmasa da ilâhî aşk temasını şiirlerinde başarıyla işlemiştir. Çoğu şiiri ilk mânâsı itibarı ile beşerî, ikinci mânâsı itibarı ile de ilâhî aşkın boyutlarını temsil ve terennüm eder. Burada söz konusu Nedîm olduğundan beytin tasavvufî bir temele dayandığını iddiaya kalkışmak doğru olmayacaktır. Zira Nedîm yüzünü realiteye, gerçek hayata çevirmiştir. Fuzûlî gibi hayalî ve mücerret birtakım sevgilileri yoktur, hepsi müşahhastır; yani elle tutulur ve gözle görülürler.

5     ‘Hangi yana ses verip mırıldanırsa mırıldansın, Nedîm; (Ali Şîr) Nevâyî’nin ruhunun kaleminden çokça tat bulur.’

Nedîm, bu beyitte üstat ve akıl hocası olarak kabul ettiği Ali Şîr Nevâyî’ye atıfta bulunuyor. Beyit şu açıdan değerlendirilebilir:

Çağatay şairlerinden Ali Şîr Nevâyî’nin bütün bir Türk dünyasında yarattığı tesire nispetle oldukça kayda değer bir beyit olmasının yanı sıra Nedîm, aynı duyarlılığı hem bu lehçeyle şiir yazarak, hem de Nevâyî’yi edebî bir sağduyulu davranışla anımsayarak göstermiştir.

Sevgili burada ikinci plâna itilerek, bu sefer sahneye Nevâyî çıkarılmış ve yüceltilmiştir. Sevgili ağzına gelen kelâmı, lâfı, her telden sözü istediği kadar söylerse söylesin; Nevâyî’nin şiirlerinden aldığı zevki başka hiçbir yerde bulamayacaktır. Sevgili de bu mahrumlar arasındaki yerini çoktan almıştır.

Nedîm burada bizleri şaşırtmak hususunda çok mahir bir davranış sergilemiştir. İlk mısraa dikkatli bakınca, sadece Nevâyî’den bahsedeceği akıllara düşünülmektedir. Fakat ikinci mısrada, ani bir konu ve bahis değişikliği vukua gelmektedir. Bu şaşırtıcı hamleyi, kanaatimizce Nedîm şuurlu olarak yapmıştır ve okuyucunun kendisini takdir ve tebrik etmesini beklemiştir. Zira bu beyit sayesinde muhtelif Türk lehçelerine bigâne kalmadığını da izaha çalışmaktadır. Hakikaten de bu hamle alkışlanmaya değerdir.

Sevgili hakkında yapılacak pek fazla bir yorum yoktur. Âşığına ıstırap çektiren, onu yüzüstü bırakan, peşinden süründüren ve insafa gelmeyen sevgili karşı tarafa alınmıştır. Bu durum, Nedîm’in şiirlerinde alışılagelmişin dışında bir inkişaf değildir. 18. Yüzyılda Nedîm ile beraber klâsik Türk şiirinde ‘Vâsûht Tarzı Aşk’ın izleri görülmeye başlanmıştır. Vâsûht tarzı aşkta, âşığına eziyet eden sevgili istenmemekte, kâfir güzelleri, sahbâ satıcıları, cemâl-i mutlaktan uzak beşerî aşkın timsalleri eskiye nispetle daha ziyade rağbet görmüş ve âşıkların alâka merceğine alınmıştır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Nedîm’in Şiirlerinde Vâsûht Tarzı Aşkın İzleri, Erdoğan Taştan) Nedîm, bu yönüyle muasırları tarafından tenkide uğrasa da, ölümünden sonra bile onun mahallîleşme ekolü anlayışına sahip eserler binâ eden birçok şahsiyet vardır. (Örn. Sünbülzâde Vehbî, Mehmed Emîn Belîğ, Osmanzâde Tâ’ib vb.)

5. Mîr ʻAli Şîr Nevâyî, Tarihî Özbek Türkçesi Hakkında Birkaç Malûmat ve Sonuç

‘Çağatay Türkçesi, 15. yüzyılın başlarından 20. yüzyılın başlarına kadar yaklaşık olarak Osmanlı Devleti dışında kalan Asya’daki Doğu Türklüğünün yazı ve konuşma dilidir.’ (Argunşah, 2020: 15) Bu lehçenin ilk zamanlardaki ismini ‘Türk tili, Türk elfâzı, Türkî til’ gibi ıstılâhlar temin etmiştir. ‘Çağatayca terimi, Cengiz Han’ın ikinci oğlu Çağatay Han’a nispeten verilmiştir.’ (Akar, 2005: 192)

Çağatay Türkçesi yahut daha kapsayıcı bir ifadeyle Doğu Türkçesi, bugünkü çağdaş Türk lehçelerinden yeni Özbek Türkçesinin tarihî bir kolunu teşkil etmektedir. Çağatay Türkçesi ile eserlerini kaleme alan şair ve yazarlar asında Mevlânâ Sekkâkî, Gedâi, Lütfî, Ubeydullah Han, Hüseyin Baykara, Sibicâbî ve Ali Şîr Nevâyî gibi şahsiyetler arasında adını zikretmediğimiz daha birçok âlim vardır.

Bunların arasında en mühim şahsiyet, Yavuz Sultan Selim’in yaptığı işlerle eş tutulacak kadar çok kısa süre zarfında, âdeta orta ölçekli bir kütüphane meydana getiren Ali Şîr Nevâyî’dir. Bugün yedisinden yetmişine, Çağatay ismi anılageldiği vakit herkesin aklında ışıldayan ilk ve tek şahsiyettir. Nevâyî, edebiyatın muhtelif türlerinde eserler vücuda getirmiştir. Dîvân’ı, dil ve edebiyat risaleleri, mesnevileri, çihil hadisleri, tezkireleri, ahlâkî eserleri ve daha nice sayısız mürettepleriyle mümtaz bir şairimizdir. Yaşadığı devirde dahi Çağatay Türkçesi ‘Nevâyî dili’ unvanını kazanmıştır. Bu, onun ne kadar şuurlu bir Türk milliyetçisi olduğunu ispat eder niteliktedir. Farsçayı iyi bilmesi ve bu dille gayet güzel şiirler yazması Fars diline de son derece hâkim olduğunu gösterir. Türkçe ile Farsçayı kıyasladığı eseri ‘Muhakemetü’l Lûgâteyn’dir. (İki Dilin Karşılaştırılması) Son yıllarını Temürlü hanı ve aynı zamanda refiki olan Hüseyin Baykara’nın himayesi altında Herat’ta geçirmiştir. Bu dönem, tıpkı Nedîm’in Lâle Devrinde İbrahim Paşa’nın gölgesine sığınmasına benzer.

Nevâyî, Doğu ve Batı Türklüğünü birleştirmek ve şairleri Türkçe yazmaya teşvik etmek için oldukça sade şiirler kaleme almış, ağır ve ağdalı dille yazanları ayıplamıştır. Bu uğurda âdeta bir dava adamı gibi son nefesine dek mücadele etmiş, yılmamış; tüm varlığını seferber edip ortaya koymuştur. ‘San’atkâr ve sanat hâmîsi olmak itibarıyla büyük kıymetinden başka, Nevâyî’nin bizce çok mühim bir vasfı da şuurlu bir milliyetçi olması, Türk diline çok büyük bir ehemmiyet vermiş bulunmasıdır.’ (Köprülü, 2004: 394) Bu yoğun çabaların hepsi Türk diline adanmış bir ömür olmakla beraber, âlim ve şair sultan Hüseyin Baykara da Türkçe yazan şairlere sahip çıkmış, Türk dilinin kıymet-i harbiyesini arttırmaya yönelik her türlü edebî faaliyeti desteklemiştir.

Doğu Türkçesinin zirveye ulaşıp klâsik bir mahiyet kazandığı dönem Fuad Köprülü’nün art zamanlı filolojik tasnifiyle ‘Nevâyî’ dönemidir. (15. yüzyılın ikinci yarısı ve 16. yüzyılın başı.) Ayrıca şunu da ilâve etmek mecburiyetindeyiz ki, Osmanlı şairleri, Nevâyî’nin kuvvetli tesiri altında kalmışlardır. Nevâyî’nin gazel ve kasidelerine nazireler yazmışlardır. Bu tesirin en mühim âmili zannımca, Nevâyî’ninTürk diline sâdık kalması ve itibar göstermesidir. Nedîm de bu çerçevede yer almıştır. Ekserî Osmanlı sahası şairleri gibi, gazelin son beytinde de ifade ettiği üzere Nevâyî onun için Türk hanedanlıklarının padişah-ı lisanıdır. Bizce Batı ve Doğu Türklüğünü birbirine yaklaştıran hadiseler, millî dile sahip çıkmaktan, onu muhafaza etmekten geçer. Belki de Nevâyî, Türkçe yazmak için herhangi bir temayül göstermeseydi, Nedîm’in bu şiirini şerh edemeyecek; Türkçeye olan hislerimiz ve aşkımız depreşmeyecekti. Zira aynı milliyete mensup kişiler, her ne kadar farklı coğrafyalarda yaşasalar da vatanları birdir. Kullandıkları dil hemen hemen aynı olmakla beraber, bir bütünlük teşkil eder. Vücudun ayrılmaz bir uzvudurlar. Bu itibarla birbirlerine yaklaşmaları, karşılıklı ilgi duymaları beklenir ki bu zevki bize tattıranlardan biri de Nedîm olmuştur. O Nevâyî’den, biz ise Nedîm’in bu duyarlılığından çokça lezzet bulduk.

*Marmara Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Lisans Eğitimi

BİBLİYOGRAFYA

1. Nedîm, Dîvân, (Hzl. Abdülbâki Gölpınarlı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul)

2. Mine Mengi, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara

3. Mehmed Fuad Köprülü, Edebiyat Araştırmaları II, Akçağ Yayınları, Ankara

4. Mustafa Argunşah, Çağatay Türkçesi, Kesit Yayınları, İstanbul

5. Ali Akar, Türk Dili Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul

6. İbrahim Necmi Dilmen, Târih-i Edebiyat Dersleri, (Hazırlayanlar: Cafer Şen, Nurcan Şen) Kurgan Edebiyat, Ankara

Marmara Üniversitesi, Türk Dili Ve Edebiyatı Bölümü üçüncü sınıf öğrencisi.

Bir Cevap Yazın