söğütlük ormanı
Edebiyat,  Hikaye

"3 dakikada oku"Medeniyetler Patikası

Ben yıllardır bu küçük kentte yaşıyorum. Ne yapacağımı bilmeden, kendime bir rota oluşturmadan, yıllarca ne yapacağımı bilmeden sürüklendim. Hâlâ sürükleniyorum. Yıllarca kötü ilişkilerim oldu. Ailemle, ilişki yaşadığım insanlarla, arkadaş zannettiklerimle yaşadıklarım beni en çok etkileyenlerden. Hâlâ iyileşeceğime inanıyorlar, sorunun bende olduğunu düşünüyorlar. Goethe’nin şiiri gibiyim; anlaşılmaz ve tasvir edilemezdim. İnanıyorum ki devrimin gerçekleşmesi kadar umutsuz benim iyileşmem. Kendimi işe yarar hissetmek için bu olayın içine katacağım kendimi. Belki de Yunus Emre Caddesi’nde, Sanayi Sokağında vurulacağım. Kaan’ın şarkı sözleri olup dudaklarından döküleceğim. Edirne’de Karaağaç semtinde Söğütlük Ormanı vardır. Orada tahtakurularının bitirdiği banklarda oturmanın keyfini ancak yaşayan bilir. Sivrisineklerini de tabii ki…

Ağaçlar çok güzeldir, yürüyüş yolu muazzamdır. Kıyım kararı aldılar orası için. Daha ileriye doğru, Pazarkule’ye doğru yürümeye başladım. Karaağaç, tatlı bir kasaba; yol kenarlarında mahsullerini ülkede eşi benzeri bulunmuyormuşçasına satmaya çalışan, akıllarında ödemeleri gereken faturalar olan yaşlılar var. Kendimi bildim bileli buradalar. Çizgili yüzleri çok şey anlatıyor bana; kasabanın arka yüzünü, gençliklerini, hayallerini, iki gün içinde çizik içinde kalacak plakları almak için Zeyno Kasetçiliğe nasıl heyecanla gittiklerini… Şehrin çarşısına çıkmak için ayrı elbiseleri olduğunu, mahalleden çocuklarla orada bakıştıklarını, Kervansarayın restore olmadan önceki hâlinin nasıl olduğu… Küçük ve niteliksiz hayatı hakkında her şeyi öğreniyorum, yol kenarındaki mor tülbentli kadından. Elma satın almak istedim ondan, aldım da parasını almadı cahildi ama eli bol bir kadındı.

İşte buraya neden durup dururken geldiğimi anlatmam lazım. Buraya çaresizliğin, olmayan medeniyetin fotoğrafını çekmeye geldim. Fotoğrafın ana temasında beyaz mavi bayraklılar var ve onların yaptıkları canilikler üzerindeki kıyafetlerini soyup sınırdan esmer ve günlerdir yıkanmayan tenlerinin kokusuyla baş başa kaldığımız göçmenler var. Eziyet var bu fotoğrafta, mor tülbentli kadından aldığım elmaları dağıttım onlara. Kurdukları çadırlar yırtılmış, para bandıyla yapıştırılmaya çalışılmış ve tabii ki tutturulamamış. Neden yaptılar acaba bunu onlara? Eğitilmek gerekiyor gerçekten, tanımak gerekiyor haklarında konuşulan insanları. Elmalar sahiplerine ulaştı, kendime de ayırdım bir tane. Kaft çantama koydum. Geri dönmeye başlamıştım. Çadırların arasından hızlı hızlı çıkmaya çalışıyordum. Bu koku beni deli edecekti. Çıkışa ulaştım arkama baktığımda dar uzun sınır kasabasının çadır kente dönüştüğünü gördüm. Önüme baktım, sağımda ayakta duran teni yeni sürülmüş tarla toprağı renginde duran gencecik bir çocuk gördüm. Adı Hamid idi. O çok zayıftı. Afgan olduğunu anlamıştım. Çantadan çıkardığım elmayı Hamid’e uzattım ve gözlerinin içine baktım. Bir kere daha çaresizliğin fotoğrafını çektim.

Bir Cevap Yazın