Genç Kalemlerden kitap ile insanın dostluğu
Edebiyat

"7 dakikada oku"Kitaplarımız, Neyimiz?

“Kitaplarım, bana yetecek kadar büyük bir krallıktır.’” demiş usta tiyatrocu W. Shakespeare

“Kitaplar, insanın en kıymetli dostlarıdır.” desem inanır mısınız? Rica ederim, bu cümlenin klişe olduğunu ben de pekâlâ biliyorum. İnanın, gecenin bir yarısı uyku tutmadı. Sağa döndüm, sola döndüm ve nihayet yazı masamın başında buldum kendimi.

Kitap nedir? Yer mi, içer mi, yürür mü, koşar mı, nefes alır mı? Evet efendim, sonuna kadar evet! Bizimle beraber olmalarından fevkalâde kıvanç ve mutluluk duyduğumuz, hürriyet aşılayıcı yegâne varlıktırlar.

Yerler. Fakat bir insan gibi değil. Sabah, öğle, akşam mefhumları yoktur. Tek yedikleri kelimelerdir. Anneleri ise bu işle iştigâl eden yazarlardır. İçerler. Zira sayfaların art arda gelmesi için yaşamsal fonksiyonlarını devam ettirmek mecburiyetindedirler. İçtikleri su değil, kendilerini okuyan kişilerin parmaklarıdır. Bir görseniz, ah, nasıl içerler! Lütfen, alaycı bir şekilde tebessüm etmeyin. Bunlar lâtife değil. Yürürler de, koşarlar da. Onlar, harap vaziyetteki virânelerimizi, güllük gülistanlık dikensiz bir bahçeye dönüştürdükleri günden bu yana, sahip olan kişinin; yaramaz, haylaz, afacan çocuklarıdırlar. Evet, öyledirler. Gülmeyin, hakikat bu. Sonra, efendime söyleyeyim, nefes de alırlar. Bu uhrevî nimet her ne kadar cansız varlıklara bahşedilmemiş olsa da… Öyle sanıyorum ki içten içe, yavaş yavaş kanınız ısınmaya başladı bu dediklerime. Bana hak verdiniz. Nefes alırlar. Ama nasıl? Burunları yoktur ki… Cevabını vermek çok kolay efendim. Kitabın rastgele bir sayfasını açınca, bahar mevsiminin uçsuz bucaksız taze rayihaları gibi, emsalsiz bir kokuyla karşılaşmaz mısınız hiç? Bunu kimse inkâr edemez. Yıllar, hatta ve hatta asırlar geçse de bu biricik ulviyetten mahrum kalmanız söz konusu dahi olamaz. Onları bizden ayıran pek nazik bir fârikaları vardır. Ne mi? Ete kemiğe bürünmeyip bir insan suretini almadan, bütün bir hayat yolculuğumuza zengin muhtevaları ile nüfuz etmeleridir efendim.

Herkesin mâlumu olduğu üzere kitaplar; küçük, şirin, mütevâzı kütüphanelerde bulundukları gibi; alelâde yerlerde de bulunabilirler. Fakat biz onları severiz. Henüz evlenmiş bir çiftin yeni doğan çocukları gibidirler. Bu yüzdendir ki evimizin en kıymetli ve muhtelif noktalarında sarsılmaz tahtlarını kurarlar. Bir yakınlık peyda oldu mu, tabiatımız gereği hemen duygusallaşırız. Gözümüzden yaş geldiği de olur, güldüğümüz de… Bazen sağ olup olmadıklarını, hâlâ nefes alıp almadıklarını yoklamak için bile farkında olmadan yanlarına gideriz. Kapaklarını açarız. Ardından derin düşüncelerin karanlık kuyusuna dalar ve yolumuzu kaybederiz. Aklımıza geliveren en sevdiğimiz kahraman, hızır gibi imdadımıza yetişir. Elimizden tutar. Alır bizi, götürür sonsuz âlemlerin bitmek bilmeyen uysal sükûtuna… Nasıl, ne kadar da güzel ve cazibeli bir his değil mi? Teşekkür ederim, aynı fikirde olduğumuza sevindim. Fakat sevgili dostlarım, şu noktayı göz ardı etmeyelim, kabul mü? Bir yığın kitaba ebeveynlik yapıyoruz diye katiyen böbürlenmeyelim. Uygunsuz ortamlarda lafını açmayalım. Yoksa bize küserler, darılırlar. Takdir edersiniz ki onlarla ateşkes imzalamak, hele hele barışmak epey müşküldür. Siz zannetmeyin ki var oldukları için kıymetliler. Hayır! Yanılıyorsunuz. Siz onları yazarak yedirmedikten, parmaklarınızla hafifçe kavrayıp ab-ı hayat içirmedikten, ellerinden tutup ayağa kalkmalarına yardımcı olmadıktan, yüzlerini açıp nefes almalarını sağlamadıktan sonra boynu bükülmüş hazin bir çiçeğin kuru yapraklarından ne farkları kalır? Evet, yine bana hak verdiniz. Tabiî ki birer zavallı olup çıkarlar.

Şöyle düşünün: Çok uzakta, şehir dışında bir dostunuz var. Babasının veya eşinin tayini sebebiyle uzun zamandır görüşmemiş, iki çift laf etmez olmuşsunuz. Şimdi bu arkadaşınız, evvela sizden gevşeyen bir ip gibi usulca kopmaya başlar. Gittiği yerde de kendine yeni dostlar edinir. Daha doğrusu size küser, tıpkı bir kitap gibi… Kader rüzgârı, sizi aynı semtte bir araya getirdi farz edelim. Ne de olsa dünya küçük bir evren. Nasıl bakacaksınız eski dostunuzun yüzüne? Hiç kızarmayacak mısınız, rahatsız olmayacak mısınız? Ya, işte öyle efendim. Siz istediğiniz kadar kitap satın alın. Aç tavuk kendini buğday ambarında zanneder. Takımlar hâlinde, onları zincir gibi birbirlerine bağlayın dilerseniz. Ama kitapların hazine olduklarını unutmayın. İçlerini açıp külçe altınları, gümüş sikkeleri yağmalamadıktan sonra; istedikleri kadar dikilsinler. N’eyleyim raflarda toza batmalarını? Onlara hilkat pınarından içirip, daracık pencereli dünyalarına hapsolmuş bir mahkûm gibi idam fermanını beklemeyen, “Kitaplarım benim dostumdur.” sözünü mümkünse diline pelesenk etmesin. Bu mesele şaka götürmez. Lâmı cimi yoktur. İşin aslı şudur ki: Kitaplar, insandan insana göre dostluk derecelerini aşikâr etmektedirler. Siz hiç gördünüz mü, doğumdan hemen sonra bebeğini cami avlusuna bırakan çaresiz, çilekeş, vefakâr ve bir o kadar da zebun bir annenin, herhangi bir muhabbet esnasında bir çocuğu olduğundan bahsettiğini? Görmediniz elbette. Göremezsiniz.

Buraya dek içimi döktüm. Özür diliyorum. Eskiden meddahlar, gösteri sanatları bittiğinde ahâliden özür dilermiş. Sopalarını ellerine, mendillerini de ceplerine koyarak palangadan çekilirlermiş. Hâl ve keyfiyet bu minval üzere olunca, samimi davranmakla bir kusur işlediğimi düşünerek affınızı buyurdum. Kötü mü ettim? İyi ettim, pekâlâ.

Hatırınızdan asla çıkarmayın. Kitaplarınız sizin çocuklarınızdır. Ama öz, ama evlâtlık… Kıymetli olmalarını, itibarlı görünmelerini mi istiyorsunuz? Peki efendim. Marifetin, sayılarını çoğaltmakta olduğunu düşünmeyin, bu bir. Onlarla yakınlık kurun; ikinizi âşık ve mâşuk yapacak gönül maceralarınızın ardı arkası kesilmesin, bu iki. Girdiğiniz her ortamda, bulunduğunuz her ehl-i sohbet meclisinde adını anmayın, bu üç. Onun yanınızda bulunmadığı zamanlarda derde ve kedere gömülmeyin. Sadece, tek yapmanız gereken, etrafı beyaz yıldızlarla çevrili ay ışığına başınızı kaldırarak, içerisinde geçen bir cümleyi gözlerinizi gökyüzünden ayırmadan zihninizde canlandırın, bu dört. Sonuncusu ve en önemlisi, asla irtibatınızı koparmayın. Ne demiştim efendim bir önceki paragrafta? Evet, doğru hatırladınız. Bir örnek üzerinden ücra bir şehirdeki hayalî dostunuzu anmıştım. Şayet, kitaplarla aranızdaki halkayı söküp atarsanız, onların karşısına dikilmeye cesaret edemezsiniz. Çölde serap görürsünüz vesselâm. Bir kere ayrıldınız mı; itimadınızı kaybeder ve iki yakanızı bir araya getirecek olan kuvvet, kıyamet kopar yine de zuhur etmez. Bilirsiniz, iki sevgili hüsrana uğradıkları zaman, her öpüşmelerinde dudaklarına acı bir tat yerleşir. Bir daha birlikte olmayı arzu etmezler.

Fazla söze lüzum yok işte. Bir insanı nasıl seviyorsanız, kitaplara da aynı ihtimamı göstermekten men etmeyin kendinizi. Okşayın, sevin, odanızın ışıklarını söndürmeden son kez dokunun ve bizzat hissedin. Koklayın, kavrulan ateşine mühür basın. Kendisini yabancı hissetmemesi adına, elinizden geleni lâyıkıyla yapın ve bunları reva görmeyin. Hayatınızın hiçbir safhasında vazgeçmeyin, pes etmeyin. Kitaplara ayıracak, onlarla sevişecek bol vaktiniz olsun. Siz onları unutmadığınız takdirde onlar hayat dalına tutunmaya devam edeceklerdir. Göreceksiniz.

Tek başımayım, kimsem yok. Hafakanlar basıyor diyerek beyhude yere zât-ı âlinizi hırpalamayın efendim. Çevirin başınızı ve kabuğunuzdan sıyrılın. İşte! Oradalar ve size el sallıyorlar! Yalnızca sizin dostlarınız ve size aitler. Biraz yazı yazıp yemelerine, sayfaların ucunu kavrayıp kana kana su içmelerine, ellerinden tutup yürümelerine ne dersiniz? Hadi o zaman!

Marmara Üniversitesi, Türk Dili Ve Edebiyatı Bölümü üçüncü sınıf öğrencisi.

Bir Cevap Yazın