Edebiyat,  Hikaye,  Sanat

"7 dakikada oku"Haydarpaşa

Halkalı Garı’ndan çıkalı yaklaşık on, on beş dakika ya oluyor ya olmuyordu. İstanbul’un kendisi küçük ama içi büyük semtlerini teker teker geçiyordu. Aklında sadece seferini sonlandırıp görevini layıkıyla bitirmek vardı. Her zaman olduğu gibi yolcuların trene yetişmesi için küçük bir tehir süresi bırakırdı. Her makinist böyle ince düşünceli olmayabiliyordu ancak yolcunun da hâlinden anlamak lazım gelirdi. Halbuki yolcuların ne bu ince düşüncelerden ne de makinistlerden haberi olurdu. Trene bindikten sonra herkes kendi iç dünyasına çekilir, raylardan gelen hışırtının sürükleyici senfonisini dinlerlerdi. Orhan da eskiden tıpkı yolcular gibi bu orkestranın çaldıklarına kendini kaptırır, Haydarpaşa’ya kadar soluksuz bir şekilde eşlik ederdi. 

Haydarpaşa; her makinistin kızıl elması, ulaşmaya çabaladığı yâri, mesleğinin mefkuresi… Bir makinistin hayatındaki en büyük haz, teslim aldığı treni buraya sapasağlam getirmekti. Bunu başarabilmiş olan makinistin mesleğinde yükselebileceği başka hiçbir kademe, makam ya da mevki yoktu.  

Gel gelelim artık ne Haydarpaşa kalmıştı ne de o eski trenler.  

Hepsi bir melül zamanda boynu bükük kaldı.  

Bu işlerin tadının kalmadığını herkes biliyordu. Eskiden bu mesleği bir yaşam biçimi olarak gören nice insan artık hayatını idâme ettirmek için gidip geliyordu. Orhan da bütün bu olup bitenin farkındaydı ancak bunu kabullenmek ağrına gidiyordu. O, mesleklerin de bir canı olduğunu düşünür, kişilerin bunu zedelemesinden nefret ederdi. Asırlardır süregelen bu geleneği kendisi nasıl aldıysa kendinden sonrakilere de el değmemiş bir şekilde bırakmak istiyordu.  

Ancak zaman kendisi değiştiği gibi insanları; onların anlayışlarını ve ihtiyaçlarını da değiştirir. Eskiden trenle seyahat etmek gibi bir kavram varken bu kavram bugün geçmişin tozlu sayfalarında can çekişiyor. Teknolojinin gelişimiyle beraber trene olan ilgi bir hayli azaldı. Sadece Doğu Ekspresine bariz bir ilgi var o da nereye kadar…  

Orhan bütün bu sebeplerden dolayı teknolojiyi pek sevmezdi. Sadece işini karşılayacak kadarıyla alakadar olur gerisine tahammül edemezdi. İnsanların bir şeyler anlam yüklemeyi bıraktıklarını düşünürdü. Gerçekten de bu böyleydi. Eskiden trenler çok bakımlı değildi, sürekli gıcırdardı. Şimdi bu tarz sorunlar yoktu ama insanlar gıcırdamaya başlamıştı. Herkesin birbirine güler yüzle davrandığı, muhabbetler edildiği tren yolculuklarından geriye şimdi hızlı ve bayat metro vari yolculuklar kaldı.  
 

*** 

Bakırköy’e gelmişti tren. Önce sirenini çaldı sonrasında görevliye selamını verdi. Kameralardan insanları izledi ve her zaman olduğu gibi merdivenlerden hızlıca yetişmeye çalışanları bekledi. Her şey, her zaman olması gerektiği gibiydi. Fakat içinde garip bir his vardı. Sanki bir şeyler yanlış gidiyor gibiydi. Yolculara baktı, herkes yine somurtkandı. Gençlerin kulaklarında kulaklıklar, gezmelerden gelen yaşlı amcalar, işten dönen yorgun argın insanlar… Herhangi bir eksiklik yoktu. 

Valseyi eline aldı, yoluna devam etmeye karar verdi. İnsanlar genellikle makinistleri görmezlerdi fakat onlar bütün yolcuları tanırdı. Orhan, sadece bir “merhaba” uzaklıkta olan bu tek taraflı ahbaplıklardan çok hoşlanırdı. Öyle ki kimin nereden bineceğini az çok bilir, kimin hangi durakta ineceğini anlardı. O yüzden treni ona göre kullanır yolcularını mağdur etmemeye çalışırdı. 

Sonradan eksikliğin ne olduğunun farkına vardı. Her gün en ön saflardan binen, o esmer kızın bugün olmadığını fark etti. Bir başkasına göre büyük bir eksiklik olmayacak olan bu durum karşısında, garipsedi fakat aldırmadı.  

Ayrılıkçeşme’ye kadar geldi. Şöyle bir bakındı etrafına. En güzel kızlar daima Ayrılıkçeşme’de olurdu. Etrafa bakınırken birden bir meslektaşını gördü.  

İçeri girdi, selamlaştılar:

— Selamün aleyküm Orhan’ım.

— Ve Aleyküm Selam Murat.

— Kaç servisin kaldı? 

— Aslına bakarsan treni daha yeni almıştım. 

— Desene daha çekilecek çok çilen var.

Orhan mağrur bir bakışla:

— Çileden çok neşe diyelim. 

— Yahû Orhan en çok da senin şu meslek aşkına hayranım, hahaha. Şu demirden eziyetin içinde bile kendini avutabiliyorsun ya sana daha kimse bir şey yapamaz. 

— Hadi oradan be deyyus, uğraşma benimle!  Hem benim çocukluğum tren raylarının arasında geçti.  

Duraksadı. 

— Başka ne yapacaktım? 

Murat karşısındakini kızdırmış olmanın verdiği bir mahcubiyet ile: 

— Aman be Orhan, bilmez miyim senin kalbinin burada attığını? Sadece biraz uğraşıyorum… 

— Sen git o yeni yetmelerle uğraş, hem onlar sever böyle muziplikleri… 

— Sen de çocukların çok üstüne gidiyorsun be Orhan, hem daha yeniler öğrenecekler neyin ne şekilde olması gerektiğini. 

Orhan suratını ekşitti. 

— Onlar öğrenene kadar bu trenlerin hepsi pas tutar be devrem. 

Hem sen bu çocukları alâkaları olmayan bölümlerden alırsan, getirir buraya koyarsan. O da bunu çile beller. 

— Haklılık payın yok değil fakat sen de biliyorsun ki demiryollarına eskisi kadar talep yok. 

— Hiçte bile! Kim demiş? 

— Ben. 

— Peki bu sayın en, bunu neye bağlıyor acaba(!) 

— Tamamen algı meselesi gardaşım. Sende takdir edersin ki, eskisi gibi insanlar trenleri sevmiyor. 

— Nasıl olur? Eee, herkes tren kullanıyor. 

— Sırf daha çok kullanılıyor diye, sevildiğini düşünemezsin. Süregelen bu şeylerden dolayı eskisi kadar sevilmiyor. İnsanlar işlerini daha çok kolaylaştırdığı  için kullanıyor o kadar. Baksana bizler bile artık işe gidip gelirken acı çekiyoruz 

— Katılmıyorum. İnsan sevmediği bir şeye katlanamaz, istediği kadar yararına olsun bir süre sonra bunun verdiği ıstırap onu yaptığı şeyden alıkoyacaktır. 

Bir süre sessizlik oldu. Yolu izlemeye koyuldular, ardından Murat söze girdi. 

— Açıkçası sana da hak veriyorum ama zamanın değiştiğini kabullenmemiz gerekiyor.  Zaman çok hızlı değişiyor ne insanlar artık eski insanlar ne trenler artık eski trenler Orhan. 

— Beni de en çok bu yaralıyor ya zaten.

— Bak daha bu sabah kızın biri kendini trenin önüne atıvermiş. Bu, bu sene ikinci oluyor. Hayır anlamış da değilim. Ne oluyor şu insanlara? 

— İlk defa senden duyuyorum. Kaçta olmuş, nerede olmuş? 

— Senin önündeki iki ya da üçüncü trenin seferinde olmuş, Bakırköy’de. Trenin önüne atıvermiş kendini. 

Murat bir iç çekerek: 

— Allah taksiratını affetsin. İnsanların ne yaşadığını bilemeyiz. Ama bir yandan da insan soruyor neden be kardeşim, sebebi ne olursa olsun neden!  Hayır güzelce de bir kızmış, kim bilir ailesi ne kadar üzülmüştür. 

Orhan’ın göz bebekleri büyümüştü, yutkundu, durdu ve:  

— Allah rahmet eylesin. Dedi. 

İleride durağın tabelası gözükmüştü. Murat çantasını omzuna aldı.

— Kardeş bana müsaade, sana kolay gelsin. Hayırlı seferler.

— Sağ olasın Murat.

Orhan ellerini valseden çekti. Avuç içlerine baktı, elleri titriyordu. Tuhaf bir karamsarlık içini paramparça etmişti. Az ilerdeki memurun kendisine selam verdiğini dahi görmedi.  

Surat ifadesinden acı çektiği net bir şekilde belli oluyordu. Aldığı nefes genzini yakarmışçasına gerildi. Tren raylarına bakakaldı.  

Ardından bir ses, tık tık tık… Cama vuran güvenlik görevlisinin ikazıyla kendisini zor topladı. Kapıyı açtı:

— Efendim, iyi misiniz? 

— Eee evet iyiyim, biraz dalmışım sadece. 

— Emin misiniz, yüzünüz bembeyaz olmuş. 

— İyiyim dedim ya kardeşim, laftan anlamıyor musun? 

Bunun üzerine memur kapıyı kapattı. Bu tarz bir yükseliş pek adeti değildi, zaten kendi gibi davrandığından o da şüpheliydi. Valseye davrandığı gibi treni daha fazla durakta bekletmedi.  

Fakat kafasındakiler de aynı hızla devam ediyordu. İkisini bir yarışın içerisine koysalar herhalde aklından geçen düşünceler farkla kazanırdı. İçi içini yiyor, gözünün önüne gelen canlandırmaların önüne geçemiyordu. Şakaklarında damla damla ter boşanıyor, valse ellerinin arasından kayıp gidecek gibi oluyordu. Neyse ki treni sağ salim istasyona çekti. Yolcuları indirdi, yolcuların inmesiyle gözlerinden yaşların boşanması bir oldu. Trenden indikten sonra Haydarpaşa’ya şöyle bir baktı.  

Ne Haydarpaşa eski Haydarpaşa 

Ne trenler eski trenlerdi…

Mâlum zamanda hepsinin boynu bükük kalmıştı. 

 

Bir Cevap Yazın