Gidenler ve Kalanlar
Edebiyat

"4 dakikada oku"Gidenler ve Kalanlar

Yeşil çatılı otogara gidiyorum. Buranın bende canlandırdığı, anımsattığı olaylar çok sıradan. Ülkenin Avrupa’ya açılan ilinden, köhne sayılabilecek bir ilçesine gidiyorum. Eskiden insanın düşünmesini zorlayan haziran sıcağında, okul tatil olunca bin bir azarla geçen bir yılın ardından alınan karneyle eve giderdim. Akşamdan hazırlanmış el çantaları kapının önüne konulurdu. O çanta hâlâ bende. Kırmızı ve gri renkleri vardı. Şimdi yine yanımda. Minibüsten indim. Balkanlar’ın havası hep kömür kokar, yüklenilen anlamı anlamadığım ve muhtemelen hiç anlamayacağım rakı ile perçinlenir bu koku. Stefano Belbo’yu anımsatır bana. Bilet almak için yuvarlak şekilde dizilmiş yazıhanelere giriyorum. Girerken ucuza sınırdan kaçırılmış ve kalın sarılmış tütün kokusu burnumu tıkıyor, acıtıyor. En ucuz olan firmayı seçiyorum ve yazıhaneye giriyorum.

Ortada günlük gazeteler var. Köşede ise tahta bir masaya oturmuş bir kadın. Sarı saçlarının diplerinden gelen siyahlıklara bakıyorum. Nasıl da yakışmış ona, ağzında pembe bir çiklet var onu öyle bir hınçla çiğniyor ki; hayata olan, buraya, bu yazıhaneye, sevgilisiyle okul çıkışı oturdu diye okuldan alınıp onu bu yazıhaneye oturtmuş olan babasından acısını çıkartıyor. Gözleri gözlüklerime takılıyor, gözlüklerime doğru uzanıyor. Çıkartıyor, kirpiklerimin uzunluğundan bahsedip iltifat etmeye çabalıyor. O kadar ucuz bir çaba ki. Kadın bana Attila İlhanı hatırlattı. Bu da benim Aysel’imdi. Bu sefer onun başından giden bendim. Onu, o köhne yerde; ucuz sigara kokusuyla, günlük gazetelerde dokuz yüzlü numaraları arayan yaşlılarla ve geleceksizliği ile baş başa bıraktım. Küçük bir gezi olsa da insanı geçirecek birisinin olmaması ne acı. Olsun beni geçirmeye yalnızlığım geldi.

Otuz kişilik küçük arabalara bindim. Arkada sıkış tepiş yolcular, hiç haz etmediğim Trakya şivesiyle konuşuyorlar. Hepsi yanlış batılılaşma örneği; bunu konuşma tarzlarından dolayı değil konuşmalarının içeriklerinden çıkarıyorum.

Yazıhanedeki, biletimi en önden vermiş, şoför yanı. Bu yüzden arkadaki hengâmeye karışmıyorum. Oldum olası karışmadım. Zaten hep kaçmadım mı ? İnsanlardan, hep en arkada oturan, otomatik ötekileştirmeye hep maruz kalan. Bu yolculuğun konusu bu olmayacak. Bu kadar sevmeme rağmen yolculuk denilen şey illete dönüşmeye çok müsait. Kendimle kalıyorum her zaman olduğu gibi. Camı açmak için müsaade istedim. Şoför onayladı. Olabildiğince şişman, üstüne iliştirdiği kabanın düğmeleri kapanmıyor. Klasik bir adam işte, standart tipleme. Örme ve çok uzun kırmızı atkısı, ona asla sahip olamayacağı entelektüel bir hava katmıştı. Olması neden imkânsızdı ? muhtemelen yaşadığı koşullar veya hayata bakış açısı. İki gün önce yolda olan kazanın bütün detaylarını dinledim. O kadar konuştu ki. Yapacaklarımı düşünmeye odaklanacağım.

Otobüsten inince üst geçite koştum. Hızlı geçtim orayı, yolum o kadar sıkıcıydı ki. Diş ağrım devam ediyordu. Çamlıktaki yokuşu çıkmaya başladım, otogarın sesleri arkamdan geliyordu.

Baharın ilk sabahında seninle olmak istiyordum. İki ay önce karşılaştık zaten seninle, elbette hatırlıyorsundur. Tezer’e geldiğimde seni de ziyaret etmiştim. Sana bir şey getirmek isterdim, kullanabileceğin hiçbir şey veremem sana. Sonsuz saygım ve sevgim haricinde tabii ki.

Seyyahlık yaptığın ve bir gece konakladığın yere geldim. Keşan’a, Cumhuriyet Hanı’na. Çorbanı içtiğin yere geldim Orhan. Seni yok saydılar burada, hanı yıktılar, kalıntıları arasında izlerini aradım bu gezimde. Söylemek istediğim bir şey var sana, Aşiyanı bekleyemedim. Bizi muğlakta bıraktığın bir kadın vardı hatırlarsın . Bir edebiyat tarihçisi onu bulsun demiştin. Merak etme buldular.

Yarın eve dönerken Orhan, otogardan Aysel’i kurtaracağım. Ve seni birlikte okuyacağız. Birlikte söveceğiz belediye çukurlarına, birlikte istifa edeceğiz Evkaftaki memuriyetten. Şimdilik görüşürüz Orhan.

Bir Cevap Yazın