Edebiyat

"16 dakikada oku"Farklı Cephelerden Türk Şiirinde Üç Şahsiyet

Marmara Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

Giriş

Bu çalışmada Faruk Nafiz Çamlıbel, Necip Fazıl Kısakürek ve Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiir anlayışları, işledikleri temalar, bağlı bulundukları poetik zihniyet paragraflara ayrılmak suretiyle tek bir metin içerisinde ele alınıp değerlendirilecek ve şairlerin karşılıklı mukayesesi yapılacaktır.

Necip Fazıl, Cahit Sıtkı ve Faruk Nafiz

Şairleri kıyaslamaya geçmeden ve edebî kişilikleri hakkında bilgi vermeden evvel, erken dönem Cumhuriyet devri Türk şiirinin başlıca özellikleri üzerinde durmak, bu doğrultudaki maksadımıza hizmet edecektir kanısındayım. 

Cumhuriyet devri Türk şiiri, her ne kadar eski zamanlardan Tanzimat ve Servet-i Fünûn Edebiyatı’nın devamı niteliğinde göze hitap etse de, aslında başkalaşmış, edebiyatın yayılım sahasını genişletmiştir. Doğu ve Batı edebiyatlarını kendi bünyesinde mükemmel bir şekilde harmanlayarak gelişmiş, sade Türkçeyi ön plânda tutmuş ve İstanbul’dan sonra artık Anadolu’ya yönelmiş bir dönemin başlangıcı mahiyetindedir. ‘Yeni Türk devletinin başkentinin Ankara’da kurulması, âdeta Türk aydınlarına Anadolu’nun gerçeğini gece-gündüz hatırlatmak içindir. Gerçekten de bu devirde politik, sosyal ve kültürel sahada bütün dikkatler, yüzyıllar boyunca ihmal edilen Anadolu’ya çevrilir.’ (Kaplan, 2019: 294) Bütün bu yönelimler sadece hikâye ve roman alanında değil, şiir alanında da kendisini göstermiştir. Bu duruma örnek olarak Faruk Nafiz’in ‘Han Duvarları’ şiiri verilebilir. Bir bakıma Türk edebiyatı, tarihte olduğu gibi hiçbir zaman fakir kalmamıştır. Bu itibarla Anadolu’ya açılması ve eserlerinde Anadolu’yu konu edinmesi edebiyatımızın gelişmesine katkı sağlamıştır. Yedi Meşaleciler, bu dönemin ilk edebî topluluğudur. Şiirde yenilik, canlılık ve daima samimiyet teziyle eserlerini kaleme almışlar, Beş Hececiler’e duydukları tepkiyi ‘Bıktık bu Ayşe Fatma edebiyatından!’ diyerek dile getirmişlerdir. İşte Cumhuriyet devri Türk edebiyatının genel manzarası, kısa ve seyrek adımlarla yürümeye henüz başlamış küçük bir çocuğu hatırlatan bir tablo şeklinde karşımıza çıkar.

Her şeyden önce Cahit Sıtkı Tarancı ve Necip Fazıl Kısakürek’in şiir anlayışı, Faruk Nafiz Çamlıbel’den dış yapı yönünden tamamı ile olmasa da içerik yönünden bariz farklarla ayrılır. Faruk Nafiz, mensubu olduğu Beş Hececiler topluluğunun ‘memleketçi’ edebiyat anlayışı tesiriyle yüzünü ve kalemini Anadolu’ya çevirmiştir. ‘Han Duvarları’ şiiri, bunun en güzel örneğidir. Ayrıca Faruk Nafiz, Necip Fazıl ve Cahit Sıtkı’dan ayrı olarak eserlerinde büyük ölçüde halk kültüründen ve halk mahsullerinden yararlanır. Hatta ‘Han Duvarları’ şiirinde şair, handa kaldığı odayı tasvir ederken ‘Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın bir koşmasını da nakleder. Ve böylece, denilebilir ki Faruk Nafiz sayesinde bu şair Türk halkına ve edebiyatına tanıtılmıştır. Aslında Faruk Nafiz’in hece ölçüsünü kullanmadaki başarısı da diğer şairlere nispetle takdire şayandır. ‘Sanat’ şiirinde Batı’yı karşısına alır ve âdeta bütün bir Türk milleti adına konuşur. ‘Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz.’ derken bile, bir Cumhuriyet dönemi şairi olmanın hakkını fazlasıyla verir. Memleket gerçeğini en sık işleyen yazarlardan biri olmakla beraber, bu yönüyle Cahit Sıtkı’dan ayrılır. Çünkü Cahit Sıtkı’nın şiirinin merkezinde bireyin kendisi olduğu için, memleket gerçeklerine ve toplumsal olaylara Faruk Nafiz gibi değinmemiştir. Bu noktada Faruk Nafiz’den ayrıldığı gibi Necip Fazıl’dan da ayrılır. Cahit Sıtkı’ya göre şiir, kelimelerle güzel şekiller yapma sanatıdır. Bu yüzden saf şiir anlayışının tesiriyle bireysel temalara yönelir. Sosyal ve toplumsal meseleler, Faruk Nafiz ve Necip Fazıl’da olduğu gibi Cahit Sıtkı’nın şiirlerinde esas bir temel teşkil etmez. Necip Fazıl’da ise bu anlayış, tarihe yönelik küçük çaplı telmihler dışında pek fazla görülmez. Örneğin ‘Rabbim isterse sular büklüm büklüm burulur/Sırtına Sakarya’nın Türk tarihi vurulur.’ Necip Fazıl’ın asıl düzyazılarında politik, hiciv, yer yer de siyasî söylemler mevcuttur. Son olarak Faruk Nafiz’in asıl önemi şudur ki, Türk aydınına, Anadolu gerçeğini aşılayan; Anadolu’yu merkeze almaya teşvik eden güzide bir şahsiyettir. ‘Memleket edebiyatı’ adı verilen akım, ondan sonra yavaş yavaş gelişmeye başlamış ve gün geçtikçe bu anlayış doğrultusunda eser veren sanatçıların sayısında hatırı sayılır bir artış gözlemlenmiştir. Necip Fazıl ve Cahit Sıtkı gibi saf şiirin etkisi altında eserlerini kaleme almamasının yanı sıra, onu bu şairlerden ayıran en önemli özellik biraz önce bahsettiğim; memleket gerçeği ve Anadolu anlayışıdır. 

Necip Fazıl, belki de edebiyat tarihimizde özgün bir şairin tanımına en çok yakışacak olan sanatçıdır. ‘Şiirin felsefesi, estetiği, teorisi mânâsındaki ‘poetika’ kelimesi, hiçbir yazarda, Necip Fazıl’da olduğu kadar kavram olmaktan çıkıp yazarıyla özdeş ve müşahhas hâle gelmiş değildir.’ (Okay, 2019: 133) Erken dönem şiirlerinde kişinin iç sıkıntısı, bohem bir hayat tarzı, hatta yer yer pornografik unsurlar gibi bireysel temalara ağırlık verirken, 1940’lı yıllardan sonra Abdülhâkim Arvâsî’nin Necip Fazıl’ın deyimiyle uçsuz bucaksız derin tesiriyle hem şiirlerinde, hem de şahsiyetinde âdeta bir ‘dönüşüm’ yaşamıştır. Şiirleri, tasavvufî duygu ve düşünceler sayesinde yeni bir boyut kazanmış ve barındırdığı mânâ açısından seviye atlamıştır. Ne Faruk Nafiz, ne de Cahit Sıtkı; hiçbir şair ve yazar şiirlerinde onun kadar ‘ben’ olgusunu başarıyla işleyememiş, kendisine ait yerli yerine oturmuş bir nazım tekniği oluşturamamıştır. Bütün bunlar Necip Fazıl’ın şiirlerini daha iyi anlamamız için bir yıldız gibi ışıldarlar. Necip Fazıl’ın bir başka ustalığı ise, kafiye bulmadaki eşi benzeri görülmemiş yöntemleridir. ‘Ahmet Muhip Dıranas gibi Necip Fazıl da vezin ve kafiyeyi hiçbir zaman bırakmamış, duygu ve düşüncelerini onların dar çerçevesine sıkıştırırken, şiirlerinin muhtevasına daha kesif bir ifade, daha gergin bir ton vermiştir.’ (Kaplan, 2020: 85) Öyle ki, bazı şiirlerinde Divan şairleriyle dahi yarışır. Ne de olsa klâsik edebiyat, şekil ve âhenk üzerine kurulu, sınırları kesin çizgilerle belirlenmiş gelenekçi bir edebiyattır. Necip Fazıl da tıpkı Cahit Sıtkı gibi kelimelerin ifade gücüne ve söyleyiş güzelliğine inanmakla birlikte, ele aldığı konular bakımından Cahit Sıtkı’dan ayrılır.

Necip Fazıl sanat anlayışını şöyle ifade etmektedir: ‘Arı bal yapar fakat nasıl yaptığını izah edemez.’ Bu anlayışı saf şiir temsilcileri ile yakından örtüşmektedir. Şiirlerinden ziyade, düzyazılarında Büyük Doğu dergisinin başlığı altında Anadolu ve memleket gerçeklerine yer vermiştir. Hâlbuki Faruk Nafiz, sıklıkla şiirlerinde Anadolu coğrafyasını işlemişti. Cahit Sıtkı ise Baudelaire’den etkilenen bir sembolist olarak bireysel temaların dışına adım atmamıştı.

Necip Fazıl’ın derinlikle işlediği, Cahit Sıtkı’nın biraz; Faruk Nafiz’in ise hemen hemen hiç işlemediği konulardan birisi de ‘bohem’ temasıdır. İlk dönem şiirlerinden ‘Otel Odaları’ ve ‘Kaldırımlar’da bu tema kendisini açıkça gösterir. Gençliğinde Necip Fazıl’ın Paris’te sefil bir hayat yaşamasının bu temayı işlemede payı oldukça fazladır. Ele aldığı ‘yalnızlık’ teması da ileri bir dereceye varan yalnızlık hissinin tesiriyle ortaya çıkmıştır. Bir türlü bitmek bilmeyen kumar hayatının kaçınılmaz bir neticesi olarak derin bir boşluğa sürüklenmiştir. Cahit Sıtkı ise şiirlerinde bunun bir yansıması olarak ‘ölüm korkusu’ temasını işlemiş, daha çok bireysel düşüncelere; yalnızlığın insanda yarattığı ‘korkulu bir kimsesizlik’ duygusuna yer vermiştir. Faruk Nafiz de ‘aşk’ teması şiirlerinde önemli bir kısmı işgâl etmekle beraber, Necip Fazıl ve Cahit Sıtkı’da olduğu gibi aşırıya kaçan bohem hayattan veya yalnızlıktan bahsedilemez. Bir kere bu ferdî muhtevalar, Faruk Nafiz’in şiir anlayışına ve sanatına aykırıdır. Yukarıda zikredildiği üzere o, ‘memleket edebiyatı’ oluşturmakla edebiyat tarihlerine adını yazdırmış ve kalıcı bir şair olmuştur.

Necip Fazıl, şiirlerinde mistisizme önemli ölçüde yer ayırmıştır. Bu özellik, Faruk Nafiz’de ve Cahit Sıtkı’da görülmez. Faruk Nafiz’de daha çok Anadolu insanının sıkıntısı, yoksulluğu ve mütevazılığı şiirlerinde göze çarpan başlıca unsurlardır. Cahit Sıtkı’da ise ölüm korkusu, yaşama sevinci, karamsarlık ve hüzün temaları hâkimdir. Necip Fazıl’ın şiirlerinde Allah, ahiret, İslâmiyet gibi temel kavramlar yerlerini alır. Şiirlerinde bu kavramlara sıkça yer vermesinin sebeplerinden birisi de yaşadığı çağı beğenmeyen, kurtuluşu ancak dinî değerlere sarılmakta gören idealist bir yönünün olmasıdır diyebiliriz. Her ne kadar Cahit Sıtkı ile beraber saf şiirin güçlü birer şairleri olsalar da, işte tam bu noktada birbirlerinden ayrılırlar. Necip Fazıl’ın sanatının temelindeki imge ve kavramları ele alacak olursak, şiir yazmaya başladığı ilk günden ölümüne kadar varlıklara yüklediği anlamlar temel boyutlarından sıyrılarak bambaşka bir hâle bürünmüştür. Örneğin ‘yaşam’ kavramı 1927 yılında onun için bir ‘azgın deniz’ metaforunu karşılarken, 1983’te ecel ile boğuşmak şekline dönüşmüştür. (Saltık, 2015: 86) Cahit Sıtkı ile Necip Fazıl’ın ortak bir paydada buluştuğu imge konusunda, her ikisinin şiirlerinde de ‘ayna’ imgesi varlığını hissettirir. Cahit Sıtkı’da ayna imgesi, şairin yaşlanmaktan korktuğu ve gençliğinden emin olmak istediği zamanlarda karşısına geçtiği bir nesnedir. Şair, zamanla dost bildiği aynaların kendisine düşman olduklarını öğrenince derin bir hayal kırıklığına uğrar ve bu durumdan rahatsız olur. Necip Fazıl’da ise ayna imgesi,  şairin ruh dünyasının, bilinçaltının yansıması olarak görülür. Hatta Necip Fazıl aynalardan olabildiğince kaçmaya çalışır. Çünkü aynalar onun geçmiş yaşantısını harfiyen bilmekte ve Necip Fazıl da o eski sersefil hayatıyla yüzleşmek istememektedir. Ayna imgesinin önemli olmasının en büyük ve birincil nedeni, psikanalizde sanatçının ruhsal yapısına dair ipuçları vermesidir. Bu kısmı toparlayacak olursak Necip Fazıl’da ve Cahit Sıtkı’da karşımıza çıkan ‘ayna’ imgesi Necip Fazıl’ın düşmanı iken; Cahit Sıtkı’nın eski bir dostudur. Cahit Sıtkı’dan ayrıldığı nokta ise, korku dolu bir atmosfer içerisinde kâğıda dökülmüş ‘kaldırımlar’ imgesine şiirlerinde yer vermesidir. Bu konudaki kayda değer birliktelikleri, zengin hayal dünyasına sırtlarını yaslamaları ve çağrışıma dayanan şiirler yazmalarıdır.

Necip Fazıl, Faruk Nafiz ve Cahit Sıtkı’nın biçim yönünden Türk edebiyatına katkıda bulundukları söylenemez. Bu şairlerden sadece Cahit Sıtkı yenilik ve değişikliklere karşı daha ılımlıdır. Cahit Sıtkı, her ne kadar işlediği temalar yepyeni değilse de kendine has bir üslûp ve ifade gücü ile orijinal olmayı başarmış nadir şairlerimizden biridir. Cahit Sıtkı’yı farklı kılan, şiirlerinde ele aldığı konuların tamamen gerçek hayatından izler taşıması olmuştur. Fakat tasvir, Faruk Nafiz’in ‘Han Duvarları’ şiirlerinde olduğu kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkmaz. Bunun sebebi, şiirlerinde dış âlemi değil, kendi iç dünyasını sürekli olarak anlatmaya çalışmasıdır. ‘Cahit Sıtkı’da en önemli şey insandır. O, kâinattaki her şeyi insana bağlı olarak ele alır. Bu insan, kendisidir. Şair şiirlerinde hep kendisinden, kendi varlığından bahseder. Kendini aynada seyretmekle varlığından emin olur. Ayna ona yaşadığını ispat ettiği için huzur verir. Şair, yaşlandıkça, ölüme yaklaştığını hissettikçe aynaya koşar ve teselli arar. Buna bir çeşit narsisizm de denebilir. Şiirlerinde en hâkim duygu, ölüm korkusudur. Cahit Sıtkı, yok olmaktan korkar. Cahit Sıtkı için önemli olan ne geçmiş, ne gelecektir; ne tabiat, ne rüya, ne de hayaldir. Önemli olan bugündür, varlıktır, yaşamaktır. Cahit Sıtkı’ya göre her şey, maddî âlemde olduğu sürece değer taşır.’ (Ercilasun, 2014: 111) Bu bilgiler ışığında Cahit Sıtkı’nın bu bağlamda Necip Fazıl ve Faruk Nafiz ile çeliştiği görülür. Faruk Nafiz’in şiirlerinde merkez konumunda olan ‘ben’ duygusu daha cana yakın, ferdî olmaktan uzak, başka insanları da sevgisine dâhil eden sıcak bir yaklaşım şeklinde karşımıza çıkar. Fakat Necip Fazıl’da ‘ben’ merkezli bir şahsiyet olmasına rağmen, şiirlerinde ölüm korkusu, içinde bulunduğu ânı yaşama telaşı gibi dünyevî duygular görülmez. Denebilir ki, Cahit Sıtkı’da ölüm korku veren bir duygu iken, Necip Fazıl’da kurtuluşun çaresidir. Faruk Nafiz’de ise bu temanın yoğun olarak işlendiğinden tam olarak bahsedilemez. Necip Fazıl dünyaya ait kaygıları hiç umursamaz ve öbür dünyaya kavuşmaya çalışmanın verdiği uhrevî duygularla kıvranırken, Faruk Nafiz de Necip Fazıl’da bulunan bu soyut düşüncelerden sıyrılıp sevgiliye sitem kabilinden bir nebze olsun dünyayı umursar.

Sonuç

Şimdi, bu üç şairi daha da birbirine yaklaştıran ortak özelliklerinden bahsetmek, konudan sapmamak suretiyle ilerlemek istiyorum. Birincisi, her üç şair de biçim yönünden şiirlerinde hece ölçüsünü kullanmışlardır. Fakat Cahit Sıtkı, diğerlerinden ayrı olarak ölçüde ‘durak’ kavramını ya çok az kullanmış, ya da ortadan kaldırmıştır. Hatta Cahit Sıtkı, şiirde belirli bir ölçüye bağlanıp kalan şairleri ‘dar bir şiir anlayışıyla ‘ hareket edenler olarak nitelendirmiştir. Hayatı boyunca hece ölçüsüne saplanıp kalmamış, yeni arayışların da içerisinde olmuştur. Bazı şiirlerinde sekizli hece ölçüsünü kullanırken, bazılarında ise on beşli ölçüyü tercih etmiştir. Cahit Sıtkı’ya göre şiir ‘kelimelerle güzel şekiller kurmak sanatı’ olduğundan, elbette ki onun için vezin ve kafiye şiirin asıl anlama göre ikinci plânda kalacaktır.

Şunu da ilave etmek gerekir ki Cahit Sıtkı şiirlerinde ateş elementini ve renkleri ustalıklı bir şekilde kullanmış ve şiirlerinin anlamsal merkezine iyice yerleştirmiştir. Ateş elementi ve renkleri kullanma durumu Necip Fazıl ve Faruk Nafiz’de çok sık görülmez. (Gerçi Necip Fazıl’ın ‘Visal’ şiirinde Allah’a hem yakınlığın, hem de uzaklığın bir sonucu olarak ateş imgesini kullandığı görülür.) Necip Fazıl ise hemen hemen bütün şiirlerini hece ölçüsü ile yazmıştır. Tıpkı Faruk Nafiz’in yaptığı gibi. Faruk Nafiz de ‘memleketçi şair’ sıfatına yakışır şekilde şiirlerini hece ölçüsü ile kaleme almıştır. Bu üç şairin, Cumhuriyet dönemindeki diğer şairlerden ayrılmasını sağlayan temel faktör de budur zaten. Kendilerine özgü ifade tarzları ile şiirde âhengi sağlamışlar ve anlamı bozmadan en saf hâliyle okuyucuya sunmuşlardır. Gerçi bütün bunlar arasında Necip Fazıl’ın yeri daha bir ayrılık teşkil eder. Onun şiirleri, dar bir kalıp içerisine sıkıştırılırken bile anlamından bir şeyler kaybetmemiş, hatta ifade imkânı genişlemiştir. Necip Fazıl ile Cahit Sıtkı’nın sembolist olmaları her ne kadar bu durumda etken ise, iki şair de ‘anlam’ı yakalamaya çalıştıkları için bazı durumlarda doğal olarak değişiklikler yapmışlardır.

Bunların dışında söylenebilecek olan bu üç şairin de kendilerinden sonra gelen nesilleri derinden etkiledikleridir. Örneğin; Faruk Nafiz estetik açıdan şiirlerinde Anadolu ve Anadolu insanı gerçeğini işleyerek sonraki dönemde ortaya çıkan ve köy halkını esas alan hikâyeci ve romancılarımıza ön ayak olmuştur. Bu isimler için Kemal Tahir, Fakir Baykurt, Kemal Bilbaşar gibi şahsiyetler örnek olarak verilebilir. Cahit Sıtkı da Cumhuriyet devri ilk kuşak sembolist şairleri etkilemiştir. En yakın arkadaşı Ziya Osman Saba ve bağlı bulunduğu Yedi Meşale topluluğunun hece ölçüsünü ve şiirde anlam kapalılığını savunması kanıt olarak gösterilebilir. Necip Fazıl ise, ruhî bunalımlarının bir eseri olarak kaleme aldığı şiirleri sayesinde Cumhuriyet’in ilk yıllarında şöhret kazanmış, birçok şairi etkilemiştir. Necip Fazıl daha çok fikrî ve siyasî alanda kendini göstermeye çalışsa da, onu ön plânda tutan asıl unsur şiirleri ve şair kimliği olmuştur. Onun için düzyazıları, bir nevi kendi davası için kâğıda dökülmüş düşünceler bütünüdür.

KAYNAKÇA

  1. Bâki Asiltürk, Hilesiz Terazi, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları (4. Baskı, Nisan 2018)

  • Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri II Cumhuriyet Devri, İstanbul, Dergâh Yayınları

  • Mehmet Kaplan, Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar II, İstanbul, Dergâh Yayınları

  • Orhan Okay, Necip Fazıl Sıcak Yarada Kezzap, İstanbul, Dergâh Yayınları

  • Bilge Ercilasun, Türk Şiiri Üzerine, İstanbul, Dergâh Yayınları

  • Eylem Saltık, Çile’den Hareketle Necip Fazıl’ın Anlam Dünyası (Makale)

  • Prof. Dr. Olcay Önertoy, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Şiir Anlayışı (Makale)

Marmara Üniversitesi, Türk Dili Ve Edebiyatı Bölümü üçüncü sınıf öğrencisi.

Bir Cevap Yazın